Siyonizm ve 'Nazizme karşı Zafer Günü'

img
Siyonizm ve 'Nazizme karşı Zafer Günü' YDH

"Faşizmin yenilgisi ve Siyonizm’in zaferiyle sonuçlanan bu süreç, savaşı her türlü ahlaki değerden arındırmış; ahlak kavramını, hegemoniyi meşrulaştıran o eski kılıfın içinde, sadece daha profesyonel bir düzeyde tutmuştur."




İyad Bergusi

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı ve Ramallah'ta ikamet eden Filistinli akademisyen İyad Bergusi, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan küresel nizamın ahlaki ve ideolojik meşruiyetini sorguluyor ve faşizmin yenilgisiyle boşalan tahtın gerçek galibi olarak Siyonizm'i işaret ediyor. Savaş sonrası inşa edilen finansal, hukuki ve askeri kurumların İsrail devletinin kurulması ve korunması için birer kalkan olarak tasarlandığını kaydeden Bergusi, bugünkü küresel düzenin faşist ırkçılığı mukaddesatçı Siyonist ırkçılıkla ikame ettiğini ifade ediyor.

Rusların her yıl 9 Mayıs’ta kutladığı Faşizme Karşı Zafer Günü vesilesiyle ve "Tarihi kazananlar yazar" düsturundan hareketle, yenilen tarafın (faşizmin) ideolojik ve ahlaki kimliğine hararetle odaklanılırken, "kazananın" gizlenmesi, belirsiz bırakılması, hatta bunun zaten çok açık bir gerçekmiş gibi geçiştirilmesi dikkat çekicidir.

Faşizme karşı galip gelen bu yapının kimliğini saptamak okuyucunun çıkarımına bırakılır. Şayet bu anmanın adı "Almanya’ya Karşı Zafer Günü" ya da "Mihver Devletlerine Karşı Zafer Günü" olsaydı, gerçeğe daha yakın ve anlaşılması daha kolay bir durumla karşılaşırdık; zira Almanya’yı ve ortaklarını dize getirenler müttefik devletlerdi: Sovyetler Birliği, ABD, Britanya ve müttefikleri.

Ancak yenilen taraf ideolojik bir sistem olarak tanımlandığında, kazananın kim olduğunu belirlemek çok daha karmaşık bir hal alır.

Savaştan muzaffer çıkan her iki kutup da yaşananlara dair, özellikle de savaşın anlamına ilişkin kendi anlatısını ve vizyonunu inşa etti. Sovyetler Birliği, Hitler’in topraklarına saldırmasının ardından harbin kendi payına düşen kısmına (1941-1945) odaklanarak bunu bir "Büyük Vatanseverlik Savaşı" olarak nitelendirdi.

Savaş varoluşsal, kitlesel ve ahlaki bir boyuta taşınarak ulusal kimliğin bir parçası, ahlaki meşruiyetin kaynağı kılındı. Sovyetler (ve ardından Rusya), kendisini dünyayı Nazi "canavarından" kurtaran bir hami olarak sundu.

Buna karşılık, Almanya’ya karşı zaferini 8 Mayıs’ta "Avrupa’da Zafer Günü" adıyla kutlayan Batı (ABD ve Britanya) ise bu savaşı stratejik bir çıkar ve nüfuz mücadelesi olarak gördü. Ancak bu güne Sovyetler Birliği’nin ve bugünkü Rusya’nın aksine büyük bir önem atfetmedi, görkemli törenler düzenlemedi ve bugünü resmi tatil ilan etmedi.

Kuşkusuz hiçbir savaş tek boyutlu değildir; hele ki modern tarihin en büyük ve en kapsamlı harbi olan İkinci Dünya Savaşı söz konusu olduğunda bu durum daha da belirginleşir. Karşımızda ulusal, jeopolitik, sömürgeci, ekonomik ve ideolojik katmanları olan karmaşık bir yapı durmaktadır.

İdeolojik düzlemde Sovyetler Birliği’nin, savaşın kendi cephesini büyük bir ideolojik ve ahlaki mücadele olarak gördüğü açıktır; nitekim kazanılan zafere "Faşizme Karşı Zafer" denmesi bunun bir nişanesidir.

Batı cephesinin tercih ettiği "Avrupa’da Zafer Günü" ifadesi ise, arka planda zaferi liberal değerlerin bir başarısı gibi sunsa da, ideolojik tondan büyük ölçüde yoksun, kuru bir adlandırmadır.

Batı, savaşın daha çok stratejik yönüne odaklanmıştı. Britanya, Almanya’yı imparatorluğu için doğrudan bir tehdit olarak görüyor, işin entelektüel ve ahlaki boyutuna pek ehemmiyet vermiyordu.

Bu alandaki eksikliği daha sonra sahneye çıkan ABD; özgürlük, demokrasi ve insan hakları söylemleriyle kapatmaya çalışacaktı.

İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri, bu mücadeleyi iyilik ile kötülüğün savaşı gibi göstermek istediler. Ancak savaşın ekonomik, stratejik ve entelektüel sonuçlarına bakıldığında, bu iddianın gerçeklikten fersah fersah uzak olduğu görülür.

Yenilen tarafın şer olması, kazananın mutlaka hayır olduğu anlamına gelmez; aksine kazanan, insanlık için çok daha vahşi, sinsi ve tehlikeli olduğunu zamanla kanıtlayan başka bir şer odağıdır.

İktisadi açıdan bakıldığında, savaş insani bir ekonomi ile muadili arasında değil, ulusal-sınai kapitalizm ile küreselleşmiş finans kapitalizmi arasında cereyan etti.

Savaştan sonra kurulan ve 1944 Bretton Woods Anlaşması ile pekişen küresel ekonomik düzen, para birimlerinin dolara endekslendiği, Batılı (ve büyük ölçüde Siyonist) finans ve ticaret kurumlarının -IMF ve Dünya Bankası- güdümündeki bir düzendir. Bu düzenle birlikte küresel finans, bankacılık sektörü, ticaret yollarının denetimi, tek para birimi egemenliği ve açık pazarlar dönemi başladı.

Birçok iktisatçı, Hitler’in Yahudileri hedef almasını, Almanya’nın kendi çıkarlarına düşman gördüğü küresel finans kapitalizmine yönelik bir saldırı olarak yorumlamıştır.

Stratejik olarak, müttefiklerin zaferinin hemen ardından uzun bir Soğuk Savaş, nükleer silahlanma yarışı ve vekâlet savaşları dönemi başladı; sömürgecilik kabuk değiştirerek sürdü.

Kazanan Batılı güçler dünyanın pek çok bölgesinde nüfuz alanlarını korudu. En önemlisi de İsrail devleti kuruldu. Bu kurulum yalnızca savaşı kazananların -ABD, Sovyetler Birliği ve Britanya- rızasıyla değil, onların doğrudan desteğiyle, Filistin halkının ulusal haklarını feda etme pahasına ve insani değerlerden yoksun ideolojik kılıflarla gerçekleşti.

Bu zafer, Filistinlilerin büyük felaketi olan Nekbe’ye yol açtı. Dünyada "barış ve adaleti" tesis etmek üzere kurulan Birleşmiş Milletler, bu yeni devlete hiçbir ahlaki dayanağı olmadan meşruiyet kazandırdı. İsrail, dünyada başka hiçbir devlete nasip olmamış şekilde, doğrudan bir Birleşmiş Milletler kararıyla hayat buldu.

Düşünsel düzeyde ise müttefiklerin zaferi çok daha muğlaktı; ilkelerin uygulanması her zaman seçici kaldı. Sovyetler Birliği faşizmin yenilgiye uğratılmasına, sömürgecilik ve kapitalizmden kurtulmaya odaklanırken; Batı ise "totaliter" devlete ve istibdada savaş açtı. Ancak Batı kendi tahakkümünü biçim değiştirerek sürdürdü, baskıcı rejimleri desteklemekten ve özgürlükçü hareketlerle savaşmaktan hiçbir beis görmedi.

Faşizmin yenilmiş olması, faşist olmayan bir şeylerin zafer kazandığı anlamına gelmiyordu. Nazi suçlarının teşhir edilmesi, genel olarak cürümlere karşı ahlaki bir duruştan ziyade, failin ve kurbanın kimliğine göre şekillenen seçici bir yaklaşımdı. Bu anlayışa göre Holokost dışında bir soykırım, Yahudilerden başka da gerçek bir kurban yoktu.

İkinci Dünya Savaşı’ndaki müttefik zaferinin en önemli sonuçlarından biri, belki de en birincisi, Siyonist anlatının eksiksiz bir biçimde inşa edilmesi ve uluslararası hukuk sisteminin bir parçası haline getirilmesiydi.

Tarihte ilk kez bir suçun ve kurbanın tanımı, failin ve mağdurun kimliğiyle doğrudan ilişkilendirildi. Bu durum, Siyonizm’i ya da İsrail devletini eleştiren, Siyonist anlatıya şu veya bu şekilde dokunmaya cüret eden herkese karşı bir silah olarak kullanılan "antisemitizm" yasaları ve dogmalarıyla perçinlendi.

Muzaffer güçler, Nazizmin yenilmesiyle insanlığın ırki üstünlüğe dayalı, yayılmacı ve ırkçı bir projeden kurtulduğunu iddia ettiler. Oysa yaşanan, bu projenin yerini, dinsel ve "ırki" Yahudi üstünlüğüne dayanan ve her türlü tahakküm aracına sahip olan Siyonist projeye bırakmasından ibarettir.

Faşist ırkçılığın yerini, kutsiyetini göklerden alan ve tüm söylemini bu kutsallık üzerine kuran "mukaddes" Siyonist ırkçılık almıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen uluslararası düzenin, İsrail’i kurduğu, onu kendi koyduğu uluslararası hukukun üstesinden tuttuğu, ona soykırım mağduriyetini tekeline alma hakkı verdiği açıktır.

Bu durum, İsrail’e hiçbir hesap vermeden, uluslararası koruma kalkanı altında ve vicdanı sızlamadan her türlü cürmü işleme ruhsatı vermiştir.

İsrail’in Gazze’deki soykırım savaşı ve bölgedeki ABD destekli saldırganlığı, savaş sonrası düzenin iddia ettiği tüm sloganların sahteliğini ortaya koymuştur. Bu düzen, bir faşizmi daha yıkıcı olan diğeriyle ikame etmiştir.

Nazizmin yerine, uluslararası sistemin tüm aktörlerinin rızasıyla, eskiyi fersah fersah aşan bir suç, tahakküm, şantaj ve ırkçılık pratiğiyle Siyonizm gelmiştir.

Faşizm ile Siyonizm arasında bir mukayese yapmak zorunda kalan tarihçiler ve araştırmacılar, faşizmi kötünün iyisi olarak görme eğilimindedir. Zira Nazizm, Siyonizm’in aksine, uluslararası sistemi ve kurumları tamamen ele geçirip kendi çıkarları doğrultusunda kullanamamıştı.

Birçok ülkedeki yönetim kademelerini Siyonizm kadar etkin bir biçimde güdümüne alamamış, onun uyguladığı şantaj yöntemlerine başvuracak gücü bulamamıştı.

En önemlisi de anlatıyı, anlamı ve kültürel gücü yeni versiyonu kadar tekelinde tutamamıştı. Bu yönüyle Siyonizm, Filistin’den Filistinciliğe adlı kitabımızda ifade ettiğimiz üzere, emperyalizmin en yüksek aşaması unvanını fazlasıyla hak etmektedir.

Yazının temel sorusuna dönersek: Mademki İkinci Dünya Savaşı’nda yenilen sistem faşizmdi, öyleyse kazanan kimdi? Yanıtı bulmak için savaş sonrasında inşa edilen düzene bakmak kâfidir.

Bu düzen, Siyonist projenin İsrail’i kurması ve tahakkümünü yayması için gereken tüm maddi ve manevi koşulları hazırladı. Finans kapitalin ve doların hüküm sürdüğü bir ekonomik sistemi sabitledi. İsrail’i her türlü kuraldan muaf tutan uluslararası kurumlar tasarladı. Dolayısıyla, o savaşın gerçek galibinin, insanlığa zulmeden ve sonraki tüm savaşların temelini atan Siyonizm olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Sovyetler Birliği, savaşın kendi payına düşen ahlaki boyutunu (Büyük Anayurt Savaşı) öne çıkararak, dünyayı yeniden paylaşmayı hedefleyen asıl jeostratejik boyutu perdelemeyi başaramadı.

Faşizmin yenilgisi ve Siyonizm’in zaferiyle sonuçlanan bu süreç, savaşı her türlü ahlaki değerden arındırmış; ahlak kavramını, hegemoniyi meşrulaştıran o eski kılıfın içinde, sadece daha profesyonel bir düzeyde tutmuştur.

Bugün ise ABD ve İsrail’in, boyun eğmeyen güçlere karşı yürüttüğü savaşta, yani Siyonizm’in "Filistincilik" ile olan mücadelesinde ahlaki boyut tüm ağırlığıyla sahnededir.

Yakın ve modern tarihte ilk kez, küresel bir savaş yalnızca dünyanın nasıl paylaşılacağı sorusunu değil, aynı zamanda nasıl düzeltileceği sorusunu da sormaktadır.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel