İsrail liderliğinde bölge düzenine karşı İran liderliğinde bölge düzeni

img
İsrail liderliğinde bölge düzenine karşı İran liderliğinde bölge düzeni YDH

❝İsrail'in Suriye'nin çöküşüyle hayalini kurduğu ‘’bölgesel hegemonyanın’’ yerini, İran'ın stratejik konumunu tahkim ettiği ve ABD'nin bu yeni realiteye uyum sağladığı bir geçiş dönemi aldı.❞




Keda Bakış

YDH- Aşağıdaki analiz, İsrail’in Suriye’nin çöküşünü fırsata çevirerek ABD destekli yeni bir bölgesel hegemonya kurmaya çalıştığını; ancak İran’ın askeri ve jeopolitik caydırıcılığının bu projeyi sekteye uğrattığını; bunun da Körfez ülkelerinin Amerikan güvenlik şemsiyesine duyduğu güveni zayıflatırken bölgede İran merkezli yeni bir güç dengesi oluşturduğunu savunuyor.

 

✱✱✱


Suriye çöktükten tam 9 gün sonra İsrail Askeri İstihbaratı AMAN ve İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilileri Foreign Affairs’te bir rapor yayımladı. Rapora göre, “Hizbullah liderliği tasfiye edilmiş, İran'ın vekil ağı zayıflatılmış ve Suriye'deki Esed rejiminin devrilmesiyle birlikte İsrail bölgede askeri bir üstünlük sağlamıştı”.

Raporun yazarları AMAN’ın eski Başkanı Amos Yadlin ve İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi eski Direktörü Avner Golov’a göre, İsrail’in ‘’bu askeri gücünü siyasi bir hedefle daha da taçlandırması gerekiyordu’’.

ABD destekli bölgesel bir ittifak ile İsrail'in Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Emirlikler gibi ülkelerle bir araya gelerek ‘’İran'a ve radikal hareketlere karşı yeni bir güvenlik mimarisi kurması hedeflenmeliydi’’.

İsrail rejiminin stratejilerinin belirlenmesinde etkili olan bu isimlerin iddiasına göre, bölge halklarının gözünde “İsrail'e karşı direniş söyleminin artık bir geçerliliği kalmamıştı” ve “Esed'in devrilmesi İsrail ile normalleşmenin tek rasyonel yol olduğunun ispatı”ydı.

Bu raporda, geleneksel iki devletli çözümün ‘uygulanamaz olduğu ve gerçekçi olmadığı’ savunuluyordu; bu çerçevede, Filistin için yeni bir idari-teknik yönetim modeli öneriliyordu. Bu model Gazze’de İsrail-ABD-Arap ittifakının denetlediği bir komite kurularak hayata geçirildi.

Bu aslında İsrail merkezli yeni bölgesel güvenlik mimarisinin bir mikro örneği niteliğindeydi.

AMAN ve İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi, Filistin'de kurulmasını istedikleri denetimli yapıyı, tüm Ortadoğu için de bir nevi “dışarıdan denetlenen bir güvenlik mimarisi” şeklinde kurgulamışlardı.

Direniş karşıtı bölge devletleri tarafından Suriye'nin İsrail'e armağan edilmesinin Siyonistlerde yarattığı hayaller ve projeksiyonlar bunları içeriyordu kısaca.

Ancak İran’ın son savaştaki başarısı bu hayallerin çökmesine sebep oldu. ABD ile İran arasında imzalanması beklenen mutabakat zaptı, İsrail’in Amerikan gücü ile bölgeyi tek başına dizayn etme ve sindirme hırsının iflas ettiğini ortaya koydu.

Savaş öncesinde Körfez'e hakim olan Amerika, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatmasıyla bu hakimiyetini kaybetti.

Böylece, İsrail'in peşinden gitmenin yarattığı maliyetlerin artık katlanılamaz hale geldiğini idrak etti.

Savaşın küresel enerji piyasalarında yarattığı tahribat karşısında Amerika, stratejik bir geri çekilme başlatmaya mecbur kaldı.

İsrail'in Suriye'nin çöküşüyle hayalini kurduğu ‘’bölgesel hegemonyanın’’ yerini, İran'ın stratejik konumunu tahkim ettiği ve ABD'nin bu yeni realiteye uyum sağladığı bir geçiş dönemi aldı.

Ateşle gelen farkındalıklar

Savaş öncesinde Körfez'e hakim olan ABD'nin bölgedeki askeri varlığının meşruiyeti, Körfez rejimlerini "koruma" iddiasına dayanıyordu. Ancak savaşın ilk günlerinden itibaren Körfez başkentleri, Amerikan kalkanının bir güvenlik şemsiyesi değil; aksine yıkımı üzerlerine çeken bir paratoner, kendilerinin ise "korunmaya değer müttefikler" değil, harcanabilir birer figür olduklarını acı bir tecrübeyle idrak etti.

Bu çöküşün en net fotoğrafı, "ateşle gelen farkındalık" oldu. Savaş sadece retorik düzeyde değil, sahadaki tartışılmaz askeri ve lojistik gerçekliklerle Amerikan caydırıcılığını sıfırladı.

İran, 12 gün boyunca Ortadoğu'daki 17 Amerikan tesisini kesintisiz bir bombardımanla döverken, Amerikan askerleri üsleri terk edip otellere sığınmak zorunda kaldı. Kalkanın kalbi olarak görülen Suudi Arabistan'daki Prens Sultan Hava Üssü'nde milyar dolarlık THAAD radarı imha edildi, bölgedeki hava sahasını yöneten nadir E-3 Sentry (AWACS) radar uçağı vurularak kör edildi ve Amerikan yakıt ikmal uçakları çaresizlik içinde Almanya'ya nakledildi. Kendi üslerini dahi koruyamayan bir Amerika'nın, Körfez'i savunma vaadi sığ sularda boğulmuştu.

Körfez'in milyarlarca dolarlık güvenlik illüzyonu, asimetrik bir mühimmat tüketimiyle matematiksel bir iflasa sürüklendi. İran'ın Mach 5 hızını aşan Fettah hipersonik füzeleri ve hücumbotlarının "sürü" taktikleri karşısında, Körfez ülkeleri sadece 48 saat içinde 800 adet PAC-3 ve THAAD önleyici füzesi tüketerek savunma devi Lockheed Martin'in bir yıllık üretim kapasitesini aştı. Mühimmatları tükenen BAE ve Suudi Arabistan'ın acil tedarik talepleri ise Washington tarafından resmen sürüncemede bırakıldı.

Savaşın asıl şok edici gerçeği ise Pentagon'un gizli kalan envanter çöküşüyle ortaya çıktı. ABD, sadece İsrail'i korumak uğruna küresel envanterinin yarısına denk gelen 200'den fazla THAAD füzesi ile Doğu Akdeniz'deki savaş gemilerinden 100'den fazla SM-3 ve SM-6 füzesini feda etti.

Üstelik İsrail, kendi Arrow ve Davut Sapanı sistemlerini saklı tutup tüm savunma faturasını Washington'a yıkmıştı. Üretim hattı felç olan ve elinde zar zor 200 THAAD kalan Amerika'nın, Körfez'in mühimmat taleplerini neden reddettiği artık gün gibi ortadaydı: Sözde bölgeyi koruyan o devasa şemsiye, Arap rejimlerini ve ABD'nin küresel savunma kapasitesini feda etmek pahasına, sadece ve sadece İsrail'i korumak için açılmıştı.

Şemsiyenin delinmesi, bölgenin ekonomik omurgasını da tek hamlede kırdı. UNDP verilerine göre bölgesel hasar 200 milyar doları aşarken; Hürmüz'deki "savaş riski" sigorta primleri yüzde 300 fırladı.

Katar'daki milyar dolarlık LNG tesisleri, Suudi Arabistan'daki Cubeyl Petrokimya Kompleksi ve SAMREF rafinerisi için verilen acil tahliye emirleri, "güvenli liman" efsanesini küle çevirdi.

Yabancı yatırımlar donduruldu, uluslararası sözleşmelerde "mücbir sebep" maddeleri yürürlüğe sokuldu. İçme suyunun %90'ını arıtma tesislerinden sağlayan rejimler, varoluşsal bir susuzluk korkusuyla baş başa kaldı.

Tüm bu askeri yıkım ve kırılganlık, Körfez elitlerinin zihninde ontolojik bir uyanış yarattı. İbrahim Anlaşmaları'nın mimarlarından BAE'li milyarderlerin Washington'a "Bizi seçmediğimiz bir savaşa sürükleme yetkisini size kim verdi?" isyanı ve Kuveyt televizyonlarındaki "Amerikan üsleri bizi korumuyor, o üsleri biz koruyoruz" itirafları, bu uyanışın manifestosuydu.

İran, komşularını ustaca ikiye bölen "kama" stratejisiyle, Katar ve Suudi Arabistan'ı tarafsızlığa itip ABD operasyonlarına rampa olanları doğrudan cezalandırdı. Tahran'ın bölgeye verdiği mesaj çok netti: Yabancı koruma, tehdidin bizzat kaynağıdır. Şemsiyenin işlevselliği yitip gidince, Amerika'nın bölgedeki varlık meşruiyeti kökünden koptu ve Körfez'in o dokunulmaz 'istisnai hali' tek bir hamleyle buharlaştı.

Tahran'ın caydırıcılık üçgeni: İran bunu nasıl sağladı?

Masa başındaki Siyonist-Amerikan düzenini yıkan bu ağır yenilgi, rastlantısal bir askeri başarı değil; Tahran'ın sahada milimetrik olarak işlettiği üç ayaklı bir caydırıcılık stratejisinin doğrudan sonucuydu:

• Hürmüz Boğazı'nın akıllı kapatılması: İran, küresel enerji ve ticaret ağının şahdamarı olan Hürmüz Boğazı'nda uluslararası "tarafsız geçit" illüzyonunu fiilen bitirdi. Günlük 20 million varil petrol ve dünya gazının beşte birini taşıyan 110 gemilik trafiği "akıllı engelleme" yöntemiyle sıfıra indirerek, deniz güvenliğini doğrudan İran'ın ulusal güvenliğine endeksledi. Küresel piyasaları felç eden bu hamle, Washington’ın asimetrik deniz hegemonyasını kendi sığ sularında rehin aldı.

• Üslerin açık hedef haline gelmesi: Amerikan ordusunun bölgedeki varlık sebebi ve koruma zırhı olan CENTCOM üsleri, İran’ın Mach 5 hızını aşan kesin vuruşlu füze ve İHA teknolojisi karşısında birer savunma kalkanı değil, cerrahi olarak imha edilen birer açık hedef panosuna dönüştü. Arifcan, el-Udeyd ve Şeyh İsa gibi ana merkezlerin yerle bir edilmesi, üslerin ev sahibi ülkeleri korumak bir yana, kendilerini bile savunamayacak lojistik birer yüke dönüştüğünü kanıtladı.

• Altyapısal kırılganlık: Körfez rejimlerinin milyarlarca dolarlık camdan sarayları, gösterişli limanları ve içme suyunun yüzde 90'ını sağlayan arıtma tesisleri, İran'ın operasyonel haritalarında birer birer kodlandı. Ruveys ve Füceyra gibi devasa enerji merkezlerinin tek bir drone parçasıyla devre dışı bırakılması, bu ileri ekonomilerin aslında ne kadar kırılgan ve savunmasız bir altyapı üzerine kurulduğunu dünyaya ifşa etti.

Sonuç olarak; coğrafyayı, nüfusu ve stratejik geçiş yollarını mutlak birer silaha dönüştüren Tahran, bölge devletlerini askeri bir tırmanışın kendi varoluşsal sonlarını getireceği gerçeğiyle yüzleştirdi.

Boğaz'ın ve bölge altyapısının anahtarını elinde tutan güçle çatışmanın maliyetini karşılayamayan Körfez monarşileri, her ne kadar ideolojik ve siyasi yatkınlıkları Batı ekseninden yana olsa da, hayatta kalabilmek için Tahran ile doğrudan, kaçınılmaz ve zorunlu bir uzlaşıya mecbur kaldı.

‘Bölge ülkelerine rağmen – bölge ülkeleri için’

İran İslam Cumhuriyeti’nin 1979 Devrimi’nden bu yana Fars Körfezi’ne yönelik vazettiği jeopolitik vaaz, kırk yılı aşkın bir süre boyunca bölge monarşileri tarafından "Pers yayılmacılığı" ve "Şii hilali tehdidi" ambalajıyla reddedilmişti.

Tahran, seksenlerden beri aynı değişmez cümleyi kuruyordu: “Bu coğrafyanın güvenliği bölge halklarına aittir; bölge dışı güçleri bu sulara çağırmayın.” Ancak bu çağrı, camdan saraylarında Amerikan "güvenlik şemsiyesinin" altında oturan Körfez elitleri için sadece ideolojik bir gürültüden ibaretti.

28 Şubat’ta başlayan ve Amerikan kalkanının lojistik iflasıyla sonuçlanan bu son savaş, teoriyi pratiğe, retoriği ise kaçınılmaz bir el sıkışmaya dönüştürdü.

Tahran bu kez Körfez’e sadece diplomatik notalarla değil, dumanı tüten THAAD radarlarıyla, batan limanlarla ve çöken radar uçaklarıyla, fiilen ve fiziken konuştu. Bu egemenlik dayatmasının adı: “Bölge ülkelerine rağmen, bölge ülkeleri için” doktrinidir.

İran, Körfez rejimlerinin önüne reddedilemez, tarihsel bir hakikat koydu: “Milyarlarca dolar akıttığınız, topraklarınızı fırlatma rampası yaptığınız o Amerika sizi koruyamadı; aksine sizi İsrail için canlı kalkan haline getirip harcadı. O halde, egemenliğinizi gasp eden bu yabancı gücü bir daha asla bu sulara sokmayacaksınız.” 

Bu, kibirli bir dikte değil; Amerikan üslerinin kendi kendilerini bile korumaktan aciz olduğunu gören Körfez liderleri için ontolojik bir zorunluluktu adeta.

Tahran, bölgedeki askeri ve coğrafi hakimiyetini ilan ederken, bunu Körfez ülkelerini yutacak saldırgan bir hegemonya olarak değil, bölgeyi dış müdahaleden arındıracak kolektif bir güvenlik mimarisi ve egemenlik paktı olarak sunuyor.

Masadaki yeni teklif, Hürmüz Barış Girişimi'nin felsefi bir üst aşaması: ''Emperyalizmin çizdiği haritalarda dekor olmayı bırakın; iyi komşuluk, karşılıklı saygı ve ortak kalkınma zemininde, batıdan emir almayan bağımsız bir bölgesel pakt kuralım.''

Bu doktrinin paradoksal ve sarsıcı yönü, tam olarak başlığında gizli: İran bu düzeni Körfez monarşilerinin rızasıyla değil, onların müttefiklik bağlarına ve iradelerine rağmen ama nihayetinde bu ülkelerin varoluşsal bekasını korumak için kuruyor. 

Hürmüz’ün anahtarını elinde tutan Tahran, Körfez ülkelerine Batı dışı, bağımsız ve yerli bir emniyet kemeri teklif ediyor. Amerikan korumacılığının mezarlığına dönen Fars Körfezi’nde artık tek bir kural geçerlidir: Coğrafyanın kaderini binlerce kilometre öteden gelen uçak gemileri değil, o coğrafyanın ortak kaderini paylaşan komşular belirleyecektir. Yabancılar içinse denizin dibinden başka bir yer yoktur.

Sonuç olarak, Direniş Ekseni’nin stratejik kalesi olan Suriye’nin çökmesine rağmen Eksen’in merkez aktörü olan İran, İsrail liderliğinde bölge düzeninin kurulmasına izin vermedi.

İbrani-Amerikan-Sünni ittifakının kurguladığı bölge modeli çöktü, Siyonist hegemonya planları iflas etti; bunun yerine, Tahran’ın caydırıcı iradesiyle belirlediği yeni ve geri dönüşü olmayan bir dönem başladı.


 



Makaleler

Güncel