Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, yayıncı Mario Nawfal'a verdiği özel mülakatta, ABD ile İran arasındaki müzakerelerin arka planını, nükleer tırmanma döngülerini ve Ortadoğu'nun geleceğini analiz etti.
YDH - Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Robert A. Pape, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, Washington ve Tahran yönetimleri arasında yürütülen müzakereleri, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimi ve bölgeyi bekleyen güvenlik risklerini değerlendirdi.
Pape, Batı medyasında yer alan iyimser haberlerin aksine, jeopolitik gerçekliğin çok daha karmaşık ve kırılgan olduğunu vurguladı.
Özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın müzakere sürecine dair yaptığı kamuoyuna açık beyanların sahadaki gerçeklerle uyuşmadığını kaydeden Pape, taraflar arasında varılması muhtemel bir mutabakat zaptının kalıcı bir barış getirmeyeceğini, aksine uzun soluklu bir istikrarsızlık çağının kapısını araladığını belirtti.
"İran müzakerelerde sürücü koltuğunda oturuyor"
Müzakerelerin gidişatını ve İran medyasının süreçteki rolünü değerlendiren Prof. Robert A. Pape, Tahran yönetiminin masadaki üstünlüğüne dikkat çekti. Pape, konuya dair şu değerlendirmelerde bulundu:
"İran medyasının bu süreçte bu kadar kritik bir rol oynamasının temel sebebi, İran'ın müzakerelerde sürücü koltuğunda oturmasıdır. Yaşanan durum tam olarak şudur: İran kendi şartlarını belirliyor, Trump yönetimi ise bu şartlara uyum sağlamak zorunda kalıyor. Bahsettiğiniz tüm o görüş ayrılıkları ve boşluklar işte bu noktadan kaynaklanıyor. Elbette Trump yönetiminin içindeki bazı isimler, Trump'ın hala kontrolü elinde tuttuğu, şartları kendisinin belirlediği ve kötü bir anlaşmayı asla kabul etmeyeceği algısını yaratarak bu fiyaskoyu mümkün olan en iyi şekilde pazarlamaya çalışıyor. Bu durum tamamen müzakere retoriğinden ibarettir. Dünyanın gerçekleri ise bize İran'ın müzakereleri ve şartları kontrol ettiğini gösteriyor. Çünkü İran bu süreçten stratejik bir galip olarak çıkmıştır ve bu durum Başkan Trump için devasa, kolosal bir yenilgidir. Eğer iki tarafın ve Trump'ın imzaladığı bir belge ortaya çıkarsa, Trump bu stratejik gerçekliği bizzat üstlenmiş olacaktır."
Pape, Trump'ın gerçeği çarpıtma konusundaki siyasi yeteneğine de değinerek, "Trump, en azından benim hayatım boyunca gördüğüm, gerçekliği kendi lehine çevirme konusunda en başarılı siyasetçidir. Bu alanda adeta beşinci derece siyah kuşak sahibidir. Ancak o belgenin altına bizzat kendi imzasını attığı anda, bu yenilginin ve stratejik mağlubiyetin damgası tüm dünyada yankılanacak ve üzerinde kendi mührü olacaktır. İşte gerçek tırmanma tuzağı tam olarak budur" ifadelerini kullandı.
"Geçici bir kriz değil, yeni bir istikrarsızlık çağındayız"
Körfez bölgesinde ve küresel ölçekte yaşanan istikrarsızlığın geçici bir durum olmadığını dile getiren Prof. Robert A. Pape, taraflar arasında bir mutabakat zaptı imzalansa dahi bunun kırılgan kalacağını söyledi.
Katar gibi ülkelerin arabuluculuk çabalarını ve finansal teşviklerini değerlendiren Pape, krizin sadece para yardımlarıyla çözülemeyeceğini aktardı:
"Katar'ın bu süreci kolaylaştırmak için adeta bir imza bonusu gibi kendi parasından 12 milyar doları masaya koyduğu görülüyor. Eğer bir sorun sadece çek yazarak çözülebilecek olsaydı, Katar bunu yapardı. Ancak buradaki mesele sadece bir çekten ibaret değil. Bu, bir gayrimenkul anlaşmasındaki kapora ödemesine benzemez. Geleceğe yönelik jeopolitik olarak çok daha büyük şeyler tehlikede. İran dini liderinin ve Donald Trump'ın onayını taşıyan bir mutabakat zaptı imzalansa bile, bunun çok istikrarlı olacağını düşünmüyorum. Çünkü anlık olarak üzerinde anlaşılan her ne olursa olsun, bunun sonuçları bizi yeni bir istikrarsızlık çağına sokacaktır. Mario, biz geçici bir istikrarsızlık anında değil, kalıcı bir istikrarsızlık çağındayız. Dünyanın inanmak istediği gibi, fırtınanın bir çay bardağında kopup dindiği geçici bir kriz durumunda değiliz."
Pape, dünya kamuoyunun Hürmüz Boğazı'nın tamamen açıldığı, geçiş ücretlerinin alınmadığı ve sevkiyatların kesintisiz sürdüğü 28 Şubat öncesindeki statükoya dönmek istediğini ancak bu senaryonun son derece düşük bir ihtimal olduğunu belirtti.
Pape, "İran'ın, dünya enerji arzının şah damarını kontrol etmesini sağlayan bu yeni gücünü hiçbir mücadele vermeden öylece teslim edeceğini düşünmek tamamen gerçek dışıdır. Trump'ın İran ekonomisini cezalandırarak uygulamaya çalıştığı gücün tarihsel olarak çok büyük sınırları vardır. Ülkeler ablukalar altında kolayca boyun eğmezler. İran da geçmişte ekonomik yaptırımlara boyun eğmemiştir" dedi.
Tarihsel örneklere atıfta bulunan Pape, Saddam Hüseyin dönemi Irak'ı ile İran'ı kıyaslayarak şunları ekledi:
"Biz bu filmi daha önce Irak ve Saddam Hüseyin örneğinde izledik. Irak'ın gayri safi yurtiçi hasılası yüzde 47 oranında petrole bağımlıydı; İran'da ise bu oran yüzde 17 ila 20 civarındadır. Dolayısıyla Irak, petrol ihracatına çok daha fazla bağımlıydı. Buna rağmen dünya Irak'ın petrol ihracatını kestiğinde Saddam Hüseyin rejimi 12 yıl boyunca ayakta kaldı. Evet, Irak toplumu üzerinde 50 bin ila 500 bin arasında insanın ölümüyle sonuçlanan son derece acı verici etkileri oldu. Ancak bu durum rejimin içerideki kontrolünü daha da sertleştirmekten başka bir işe yaramadı. Kaynakları daralttığınızda, eldeki kısıtlı kaynaklar daha da hayati hale gelir ve rejim, muhalif grupların kaynaklarını kesip kendi sadık çevrelerine dağıtarak gücünü pekiştirir. Şu anda İran'da olan da benzer bir durumdur."
"Büyük güçler rakiplerine iyilik yapmaz, onları yıpratır"
Prof. Robert A. Pape, İran'ın mevcut bölgesel dinamikleri kendi lehine kullanmaya devam edeceğini ve bölgedeki diğer aktörlere yardım etmek gibi bir motivasyonunun bulunmadığını söyledi.
Uluslararası ilişkilerin rasyonel sınırlarına dikkat çeken Pape, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"İran'ın bu istikrarsızlık sorununu tamamen kendi iyi niyetinden dolayı, Donald Trump'a, dünyaya, Birleşik Arap Emirlikleri'ne veya Suudi Arabistan'a yardım etmek için kalıcı olarak çözeceği fikri tamamen gerçek dışıdır. Bunun asla gerçekleşmeyeceğini söyleyemem ancak anlamamız gereken şey, bunun birinci sınıf bir büyük güç siyaseti olduğudur. Büyük güçler, majör devletler rakiplerine iyilik yapmazlar. Aksine, rakiplerine zarar vermeye çalışırlar ve bunu yaparken son derece kurnaz davranırlar. İran'ın elinde artık bir silah var. Bu silah Hürmüz Boğazı olarak da adlandırılabilir ancak daha stratejik bir ifadeyle, İran'ın elindeki gerçek silah istikrarsızlıktır. Bu istikrarsızlık, zaman içinde tamamen İran'ın lehine, rakiplerinin ise aleyhine çalışmaktadır."
Körfez bölgesindeki güvenlik mimarisinin çöktüğünü ifade eden Pape, ABD'nin bölgedeki askeri varlığının zayıfladığına dikkat çekti.
Uydu fotoğrafları üzerinden yaptıkları analizleri paylaşan Pape, şu bilgileri aktardı:
"İran savaşı sonucunda Körfez bölgesi için son derece tehlikeli olan iki önemli gerçeği öğrendik. Birincisi, Amerika Birleşik Devletleri artık Fars Körfezi'nde istikrarın garantörü değildir ve hatta askeri güçlerini geriye çekmek zorunda kalmıştır. Uçak gemileri zarar görmemek için menzil dışında kalmak zorundadır. ABD'nin bölgedeki yedi farklı ülkede bulunan 13 askeri üssü saldırıya uğramış, zarar görmüş ve bu durum yönetimin kabul ettiğinden çok daha büyük tahribat yaratmıştır. Biz şu an Avrupa uydu fotoğrafları ile İran uydu fotoğraflarını karşılaştırarak bu hasarın boyutunu net bir şekilde görebiliyoruz. Bu da demek oluyor ki, bölge ülkeleri artık güvenlik risklerini tamamen ABD'nin üstleneceğini varsayarak hareket edemezler."
Pape, öğrenilen ikinci önemli konunun ise İran'ın istikrarsızlığı yönetme ve manipüle etme kabiliyeti olduğunu söyledi:
"İran'ın elinde sadece dronlar ve mayınlar yok, aynı zamanda vekil güçleri de var. Zaman içinde bu vekil güçlerin, ister Hizbullah olsun ister Husiler olsun, daha fazla drona sahip olmak isteyeceklerini ve bunları yerin çok daha derinlerine konuşlandıracaklarını öngörmek için her türlü sebebe sahibiz. Son üç ayda keşfettiğimiz şey, bir strateji olarak istikrarsızlık mantığıdır. Bu iki unsuru bir araya getirdiğinizde, bölgenin sadece İran, İsrail ve Suudi Arabistan arasında çok kutuplu bir yapıya bürünmekle kalmayacağını, aynı zamanda her ülkenin sadece kendi doğrudan çıkarlarına odaklandığı aşırı bir çok kutupluluk ve siyasi parçalanma dönemine gireceğini görürsünüz."
"Liderler hassas koordinatları gördüklerinde tırmanma dürtüsüne direnemezler"
Mülakatta, askeri teknolojilerin ve hassas vuruş kabiliyetlerinin liderler üzerindeki psikolojik etkilerine değinen Prof. Robert A. Pape, geçmişten örnekler vererek modern suikast girişimlerinin tırmanma tuzaklarını nasıl tetiklediğini açıkladı.
Pape, bu durumun rasyonel kararların önüne geçtiğini belirterek şunları söyledi:
"Tarihsel olarak akıllı bomba tuzağının temel mekanizmalarından biri şudur: Liderler, ellerinde hedef aldıkları düşman figürün hassas koordinatları olduğunu gördüklerinde, bu saldırı dürtüsüne direnemezler. Örneğin Ronald Reagan, 1986 yılında F-111 uçaklarıyla Muammer Kaddafi'yi vurabileceğini düşündüğünde bu saldırıyı gerçekleştirmekten kendini alamadı. Bill Clinton, Slobodan Milosevic rejimini çökertebileceğini ve rejimin yakın çevresini yok edebileceğini düşündüğünde hemen üç günlük bir harekatla doğrudan hedefe yöneldi. Bizzat karar alma mekanizmalarının içinde bulunduğum askeri vakalarda gördüm ki, üst düzey liderler üç metre hassasiyetle hedef vurabilen hassas güdümlü silahların bu muazzam kabiliyetini gördükleri an, zihinleri hemen 'Düşmanımı doğrudan öldürebilir miyim?' sorusuna gidiyor."
Pape, Trump'ın nükleer tesislerin ve liderlerin hedef alınması durumunda sergileyeceği tavra ilişkin olarak ise, "Donald Trump'ın bu konuda bir ders çıkardığını düşünmek için hiçbir sebep yok. İnsanlar Trump'ın sobaya bir kez dokunduğunu ve bir daha dokunmayacağını varsayıyor. Ancak Donald Trump'ın karşı karşıya olduğu teşvik yapısı böyle çalışmıyor. Örneğin bir mutabakat zaptı imzalansa bile, iki hafta sonra İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Trump'ın yanına gelip, 'Yeni dini liderin koordinatları elimizde, bir B2 bombardıman uçağıyla 12 saat içinde işini bitirebiliriz' dediğinde, Trump'ın 'Hayır, ben bir mutabakat imzaladım, sözüme sadık kalacağım' diyeceğini mi sanıyoruz? Bu elbette mümkündür ama istihbarat alındığı an ABD'nin bu fırsatı değerlendirmek istemesi çok daha olası bir senaryodur. Bu da bizi doğrudan tırmanma tuzağının içine geri çeker" uyarısında bulundu.
"İran'ın nükleer silah geliştirmesi şu an kendisi için en rasyonel yaklaşımdır"
İran'ın nükleer programına dair öngörülerini paylaşan Prof. Robert A. Pape, Tahran'ın nükleer silah edinme ihtimalinin yüzde 50'nin çok üzerinde olduğunu dile getirdi.
Pape, nükleer caydırıcılığın İran rejimi için nihai güvenlik garantisi olduğunu ifade etti:
"İran'ı geçmişte de bugün de rasyonel olmayan, çılgın veya tamamen askeri vesayet altında savaş yanlısı bir devlet olarak tanımlayanlar var. Ancak mevcut şartlar altında İran için en rasyonel askeri ve stratejik hamle, olabildiğince agresif bir şekilde nükleer silah geliştirmektir. Gelecek kaygısı taşımayan ve gizli oylama yapabilecek her güvenlik analisti bu gerçeği onaylayacaktır. İran'ın yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum üretmesi zaten bu yöne gittiğinin açık bir göstergesiydi. Şimdi, maruz kaldığı askeri saldırıların ardından uzun vadeli güvenliğini sağlamak için başka hangi seçeneği var? Nükleer silahlar her zaman en üst düzey güvenlik şemsiyesi olmuştur. Kuzey Kore örneğine bakın; bombalanmıyorlar, askeri olarak tehdit edilmiyorlar ve Trump liderleriyle olan yakın ilişkisinden övgüyle bahsediyor. Elleri altında 30 ila 60 arasında çalışır durumda nükleer silah olduğu tahmin ediliyor. İran da bu farkı net bir şekilde görüyor."
Tahran'ın nükleer silah üretme takvimine ilişkin teknik detaylar da veren Pape, sürecin durdurulmasının çok zor olduğunu belirterek şu teknik analizleri sundu:
"İran'ın bunu başarma şansı yüzde 50'den çok daha yüksek. Çünkü dronları ve kritik altyapıları için yerin çok derinlerinde inşa edilmiş askeri sığınakları ve mağaraları var. ABD buraların girişlerini bombalayabilir ancak İran'ın nükleer silah üretmek için şehir büyüklüğünde yer altı tesislerine ihtiyacı yok. Onlara sadece 12 ay boyunca kesintisiz çalışacak bin adet santrifüj gerekiyor. Karşılaştırma yapabilmeniz için söylüyorum; Fordo Tesisleri'nde ayda 70 santrifüj üreterek toplamda 19 bin santrifüje ulaşmışlardı. Yüzde 90 zenginlik düzeyinde, yaklaşık 18 kilogramlık uranyum-235 elde etmek ve bir bomba yapmak için sadece birbirine bağlı bin santrifüjün bir yıl çalışması yeterlidir. Malzeme elde edildikten sonra bunu İkinci Dünya Savaşı tarzı, ilk nesil bir atom bombasına dönüştürmek ise sadece iki ya da üç ay sürer. Bunu bir füze başlığına sığdıracak şekilde minyatürize etmek yıllar alabilir ancak ilk aşamada buna ihtiyaçları yok. Dolayısıyla her şeye sıfırdan başlasalar bile 18 ay içinde bu silaha sahip olabilirler. Bu süreci durdurmak kolay olmayacaktır çünkü bir mağarayı imha etseniz bile ellerinde aynı anda çalışan dört veya beş farklı gizli tesis bulunabilir. İran'ın gerçekleştireceği bir veya iki nükleer test tüm dünyayı ve Körfez'i sarsacak yeni bir deprem yaratacaktır."
"Trump'ın açıklamaları iç siyasete yönelik bir gerçeği bükme çabasıdır"
Mülakatın ilerleyen dakikalarında Donald Trump'ın sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı "ablukayı kaldırma ve nükleer malzemeleri imha etme" yönündeki açıklamalarını canlı yayında değerlendiren Prof. Robert A. Pape, bu ifadelerin sahadaki müzakere gerçekliğiyle taban tabana zıt olduğunu söyledi.
Trump'ın kamuoyuna sunduğu şartların aslında İran'a yönelik ağır bir dayatma olduğunu kaydeden Pape, açıklamayı şu şekilde yorumladı:
"Trump'ın bu açıklamayı kamuoyuna açık bir şekilde yapmasının tek bir sebebi var: ABD içerisindeki kendi destekçilerine boyun eğmediğini, mağlubiyeti kabul eden taraf olmadığını göstermek ve iç siyasi destek devşirmek. Eğer Trump bu belgelere doğrudan imza atarsa yenilgiyi tescillemiş olacaktı, bu yüzden şartları adeta bir zafer kazanmış gibi sunmaya çalışıyor. Muhtemelen Fox News televizyonunda şu an Donald Trump'ın dünyayı kurtardığına dair yayınlar yapılıyordur. Trump, savaşı destekleyen yüzde 35-36'lık kemik seçmen kitlesini coşturmak istiyor. Ancak bu yöntemle İran'ı ikna edebileceğini hiç sanmıyorum. Uluslararası ilişkilerde rakibinizi kamuoyu önünde utandırarak taviz vermeye zorlarsanız, bu durum neredeyse her zaman daha büyük bir direnç ve başkaldırı üretir."
Trump'ın nükleer malzemelerin ABD ve Çin tarafından ortaklaşa çıkarılıp imha edileceği yönündeki ifadelerini de değerlendiren Pape, bunun Tahran açısından kabul edilemez şartlar barındırdığını belirtti:
"Trump burada adeta bir gayrimenkul satıcısı gibi davranıyor. 'Evinizi satın alırım ama çatı ile garajı da tamamen yenileyeceksiniz ve bu size yüz binlerce dolara mal olacak' diyor. İran'a sunduğu şartlar arasında hiçbir geçiş ücreti alınmaması, ABD istihbarat unsurlarının sahaya inerek nükleer malzemeyi bizzat denetleyip imha etmesi ve İran'a ön ödeme yapılmaması gibi maddeler var. İran ise 24 milyar doların hemen serbest bırakılmasını istiyordu. Trump'ın bu şartları, İran'ın ABD koşullarına tamamen teslim olması anlamına gelir ki şu ana kadar sahadaki askeri ve diplomatik güç dengesi bize bunun tam tersini, yani ABD'nin İran şartlarına uymak zorunda kaldığını gösteriyor. Dolayısıyla bu açıklama gerçek bir anlaşmaya varıldığını değil, Trump'ın özelde yürüttüğü pazarlıkları kamuoyuna kendi lehine bükerek sunduğunu gösteriyor. İran'ın buna yanıtı gecikmeyecektir ve büyük ihtimalle kendi şartlarını içeren, ABD'nin teslim olmasını talep eden karşı bir açıklama yapacaklardır. Günün sonunda, bir saat öncesine göre mutabakat zaptına bir adım bile daha yakın değiliz."