Belirsiz bir ateşkes anlaşmasına yol açan görüşmelerin detayları | İran nasıl müdahale etti...

img
Belirsiz bir ateşkes anlaşmasına yol açan görüşmelerin detayları | İran nasıl müdahale etti... YDH

Hizbullah-İsrail çatışmasındaki son tırmanış bölgesel savaşa dönüşme eşiğine gelirken, İran’ın müdahale sinyallerinin ve Washington’un devreye girmesinin gerilimi “geçici olarak” frenlediği belirtildi.




İbrahim Emin

YDH- İbrahim el-Emin, el-Ahbar’daki analizinde, İsrail’in Güney Lübnan’daki operasyonlarının yalnızca askeri hedefler taşımadığını, aynı zamanda “caydırıcı ceza” ve geniş çaplı yerinden etme amacı güttüğünü belirtti. El-Emin’e göre, Hizbullah buna karşılık yeni İHA taktikleri geliştirdi ve çatışmanın bir bölümünü İsrail’in iç kesimlerine taşıyarak “göçe karşı göç” denklemi oluşturmaya çalıştı. Analizde, Netanyahu’nun Beyrut’un güney banliyölerine yönelik saldırıları genişletmek için Trump’ın desteğini aradığı, İran’ın ise bunu kendisine yönelik daha geniş bir planın parçası olarak değerlendirip Hizbullah ile koordinasyonu artırdığı ifade edildi. El-Emin, Washington’un daha geniş bir bölgesel savaş riskini önlemek amacıyla gerilimi geçici olarak frenlediğini, ancak çatışmanın temel nedenlerinin ortadan kalkmadığını kaydetti.

***

Geçen hafta, güneydeki çatışmalarda dikkat çekici gelişmeler yaşandı. İsrail işgal ordusu, Litani Nehri'nin kuzeyinde askeri bir operasyon yürüttüğünü ve Kasım 2024'te imzalanan Lübnan-İsrail anlaşmasının haritalarına eklenen ve Yehmur eş-Şakif bölgesini 1701 sayılı kararın uygulama kapsamının bir parçası haline getiren bölgeyi fiilen hedef aldığını duyurdu.

İşgal, 15 ay boyunca silahsızlanma tedbirlerinin bu bölgeyi de kapsamasını talep etmiş ve Lübnan, "Mekanizma Komitesi” aracılığıyla defalarca İsrail'in, buralardaki bazı noktaların karar ihlali olduğu gerekçesiyle müdahale edilmesine yönelik taleplerini almıştır.

Düşman, Hizbullah'ın bu bölgede askeri mevzileri onardığı ve buralara teçhizat naklettiği iddiasıyla veriler sunmuştur. Düşman, birden fazla kez, Ali Tahir Tepeleri ve el-Mahmudiye bölgesine kadar uzanan sınırlı operasyonlar da gerçekleştirmiştir.

Bir defasında, Lübnan ordusundan bir birlik, "Mekanizma Komitesi”nin Direniş’e ait bir tesis olduğunu iddia ettiği yeri denetlemek üzere bölgeye yönlendirilmiş ve bu durum, o gün ordu ile Direniş arasında, Direniş’in bu bölgenin Litani Nehri'nin güneyinde olmadığını vurgulamasına rağmen, bir ihtilafa yol açmıştır.

İşgalciye göre, mesele belirli bir tepe ya da yükselti değil, doğu kesiminde Lübnan-Filistin sınırına olan mesafenin daraldığı Şakîf Kalesi'nin doğu tarafından uzanan coğrafi bir şerittir. Bunun yanı sıra rejim, bu bölgenin Direniş için coğrafi öneminin farkındadır; zira burası, savaş şartlarında, özellikle doğu kesiminde faaliyet gösteren kuvvetler için ihtiyaç duyulan temel bir dayanak noktası oluşturmaktadır.

Bu nedenle, bu açıdan saha ayrıştırması sağlamaya çalışmış, buna paralel olarak Zutar el-Garbiye bölgesindeki tepeleri kontrol etme girişiminde bulunmuştur.

İsrail rejimi, Direniş’in bu tepeleri 2006 Temmuz Savaşı sırasında kullandığını çok iyi bilmektedir; o zamanlar “Kornet” füze atıcıları, o noktadan yaklaşık dört kilometre uzaklıktaki ilerleyen tanklarına acı verici darbeler vurmayı başarmıştı.

Ancak İsrail açısından mesele bir tepe ya da belirli bir yükseltiden ibaret değildi. Daha önemli başka bir boyut vardı ve bu da psikolojik boyutla ilgiliydi. İşgal güçlerinin kalenin üzerine İsrail bayrağını dikmek için yürüttüğü çılgın kampanya da bunu açıklıyordu.

Ardından Benyamin Netanyahu çıkıp bunu bir “büyük zafer” olarak ilan etti. O sırada subayları ise çatışmanın doğasının bu noktayı elde tutmayı son derece zor bir iş hâline getireceğine dikkatini çekiyordu. Nitekim son 36 saat içinde sahadaki gelişmeler de bunu kanıtladı.

Bu gelişme, sıradan bir askerî operasyonun parçası gibi görünebilirdi; ancak düşmanın hedefleri, sadece Şakîf Kalesi'ne ulaşarak bir saha başarısı elde etmenin ötesine geçmiştir.

Rejim, Direniş’in kalede konuşlanmadığını, ayrıca Direniş’in güneydeki veya Bekaa'daki arkeolojik alanları askerî amaçlarla kullanmadığını (ve kullanmayacağını) çok iyi bilmektedir. İsrail rejimi, arkeolojik alanları hedef almasını, Direniş’in bunları askerî amaçlarla kullandığı iddiasıyla defalarca meşrulaştırmaya çalışmış fakat bunu başaramamıştır.

“Caydırıcı ceza” saldırıları

Geçen hafta düşmanın başlattığı şiddetli saldırılarda hedef, doğrudan saha kazanımları elde etmekle sınırlı değildi; esas olarak “caydırıcı ceza” ilkesini uygulamak ve Sur ile Nebatiye şehirlerinin on binlerce sakinini hedef alan en geniş çaplı zorla göç ettirme operasyonunu gerçekleştirmek etrafında şekilleniyordu.

Bu hedefe, insanı, taşı ve altyapıyı hedef alan geniş bir katliamlar ve rastgele bombardıman zinciri işlenmeden ulaşmak imkânsızdı. Bu gerçek, Direniş’i olaya farklı bir açıdan yaklaşmaya itti; zira Direniş, geçen nisan ayında ateşkes ilan edildikten sonra, farklı saha angajman kuralları dayatmaya dayanan yeni bir askerî taktiği benimsemişti.

Ve bu taktik şu esaslara dayanıyordu: Düşmanın kuvvetlerini belirli mevzilere sabitlemesini engellemek, askerlerinin ve araçlarının konuşlandığı yerleri sürekli değiştirmeye zorlamak, ayrıca günün uzun saatleri boyunca hareket kabiliyetini kısıtlamak.

Bu, başlıca saldırı ve keşif amaçlı insansız hava araçlarının kullanılmasıyla, diğer silah türlerinin kullanımını genişletmeye gerek kalmadan başarılmıştır. İHA'lar gündüz saatleri boyunca uçuşta kaldı, ardından Direniş termal kameralar ekleyerek operasyonlarının kapsamını zamansal olarak genişletmeye karar verdi; bu sayede gece de uçuşlar mümkün oldu. Bu durum, araç ve yaya birliklerini gece saatlerinde hareket ettirmeye bel bağlamış olan İsrail kuvvetlerini şaşkına çevirdi.

Bu noktada, İsrail durumun daha da karmaşıklaştığını anlamaya başladı. İHA'lar, askerlere yollarda seyahat ederken, cip içindeyken veya zırhlı personel taşıyıcılarında ulaşmayı başardı, ayrıca mekanize birliklerin hareketlerini hedef aldı ve birçok vakada kapalı odalarda ve tahkimatların arkasındaki askerleri takip etmeyi başardı.

Bu manzaranın düşman üzerindeki etkisi, 415'ten fazla asker ve subayın ölü ve yaralı olarak zayiat vermesiyle katlandı; düşman kırk gün içinde dokuz subay ve askerin öldüğünü ve 35'ten fazlasının ağır yaralandığını kabul etti.

Ancak İsrail için daha derin sorun, bu tür operasyonların artık askeri mevziler ve Lübnan toprakları içindeki dağınık toplanmalarla sınırlı kalmamasıydı; zira Direniş, İHA'ları sınır yerleşimlerine göndermeye hazırlık olarak geniş çaplı keşif operasyonları yürütmeye geçti.

Bu İHA'lar askerleri ve askeri hedefleri takip etmeye odaklansa ve yerleşimler içindeki sivillere yaklaşmaktan kaçınsa da psikolojik etkileri büyüktü. Yerleşimcilerin ayrılma dalgaları art arda artmaya başladı, buna paralel olarak kuzey yerleşimlerinde siyasi ve halk çığlıkları yükseldi.

İsrail'in sivillere yönelik vahşi karşılığı, bombardıman, işgal ve ilerleme çemberini genişletmesi, Direniş’i çatışma mekanizmalarında köklü bir değişiklik yapmaya itti. Bunun üzerine, çatışmanın önemli bir kısmını İsrail'in derinliklerine taşıma kararı alındı.

28 Mayıs ile 1 Haziran arasında Direniş, roket atışlarının menzilini aşamalı olarak genişletmeye başladı; ilk olarak ön cephedeki yerleşimleri hedef aldı, ardından ikinci hattaki yerleşimlere geçti, nihayet ortada Karmiel ve doğuda Safed'e ulaştı.

Cumartesi günü ise Hayfa'nın doğusundaki Kiryot bölgesine büyük bir roket saldırısı düzenledi. Bu bölge, bir dizi şehir ve kasabaya dağılmış yaklaşık 350 bin yerleşimciyi barındırmaktadır.

Mesaj düşman için açıktı: Direniş, “göçe karşı göç” denklemini dayatmaya yöneliyordu. İsrail askeri kurumunun, bunun sonuçlarına uzun süre dayanamayacağını bildiği bir denklemdi.

Özellikle de, Kiryat Şimona'yı hedef alan sıradan bir roket saldırısının, yaklaşık 600 aileyi (yani yaklaşık 2500 yerleşimciyi) gece saatlerinde bölgeyi terk ederek orta kesimdeki şehirlere ve Taberiye'ye doğru gitmeye yeterli olduğu ortaya çıktıktan sonra.

İsrail içindeki gerilim benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaştı, ancak Netanyahu geniş çaplı herhangi bir tırmanışın Amerikan onayına ihtiyaç duyduğunun farkındaydı.

İç siyasi tartışmalardan uzakta, çabasını Trump'ı, Beyrut'un güney banliyösüne yönelik saldırı çemberini genişletmenin iki hedefe ulaşabileceğine ikna etmeye yoğunlaştırdı:

Hizbullah'ı yerleşimleri bombalamayı durdurmaya zorlamak ve İran'ı Hürmüz Boğazı'nın açılması karşılığında güney banliyösünün bombalanmasını durdurma takasına çekmek.

Bu, düşüncelerine dalmış olan Trump'ın hoşuna gitti ve konuya prensipte onay verdi. Ancak Netanyahu bu mutabakatı, iç hedeflerine hizmet etmek için azami siyasi ve medyatik gösteriyle değerlendirmekte acele etti.

Amerikan yönetimini ikna çabalarının ayrıntılarını sızdırmaya girişti; öyle ki bir dizi İsrailli askeri muhabiri, Beyrut'u vurma kararını verenin kendisi olduğu ve Trump'ın önerisini dinleyip onayladığı fikrini yaymaya itti. Ancak her iki tarafın hesaplarında olmayan şey, bu gelişmelere karşı İran'ın tepkisiydi.

İran'ın müdahalesi

İranlılar aslında, Amerikan tutumundaki devamlı dalgalanmalarla nasıl başa çıkacakları konusunda bir şaşkınlık hali yaşıyorlardı.

Geçtiğimiz salı günü ikindi vakti arabulucular aracılığıyla, ortak bir niyet beyanı konusunda prensipte bir Amerikan onayının bulunduğuna dair sinyaller aldıktan ve Amerikan başkanının onayını açıklamak için uygun siyasi ve medyatik çıkışı düzenlemeye saatler ya da birkaç gün ihtiyacı olduğu kendilerine iletildikten sonra, Tahran'da hava yine hayal kırıklığına büründü.

İranlı yetkililer, gizliden bir şeyler çevrildiğini hissettiler; bu da onları alternatif bir strateji hazırlamaya acele etmeye itti. Bu bağlamda İranlılar, daha önce hazırlanmış olan belgeye herhangi bir eklemeleri olmadığını arabuluculara bildirdiler, ardından Lübnan'daki Hizbullah ile koordinasyon seviyesini yükseltmeye geçtiler; amaç, olası bir anlaşmanın Lübnan'daki savaşa fiili ve kapsamlı bir ateşkesi dahil etmesini garanti altına almak, önceki mutabakatların ardından yaşanan senaryonun tekrarlanmamasını sağlamaktı.

Ve İran şüpheleri arttıkça, koordinasyon siyasi eylem mekanizmaları üzerindeki mutabakatlardan askeri operasyon mekanizmalarına geçti. Tahran, arabuluculara, Lübnan'da yaşananların, ABD'nin mutabakat zaptını onaylamadaki gecikmeyle aynı zamanda gerçekleşmesinin kendileri için ciddi bir alarm zili olduğunu bildirdi.

Ardından bir adım daha ileri giderek, arabuluculara, Amerikan manevrasının siyasi düzeydeki ve İsrail tırmanışının askeri düzeydeki okumasının, kendilerini herhangi bir mutabakata varılmadan önce sahada yeni vakıalar dayatma girişimi olduğuna inanmaya yönelttiğini iletti.

Bu değerlendirmeye dayanarak İran, müzakereleri durdurma niyetine dair bilgiler sızdırmaya başladı; buna paralel olarak, ABD ve İsrail'in faaliyetini gözlemlediği füze birliklerini hareket geçirdi.

Ardından Pazar günü arabuluculara, Lübnan'a yönelik yeni askeri saldırıların, İran'ın kendisini hedef alan daha geniş bir yolun sadece bir hazırlık aşaması olduğu inancından hareketle, önleyici bir saldırı düzenlemeyi değerlendirdiğini bildirdi.

Bu duruma paralel olarak Hizbullah, kuzeydeki yerleşimlere yönelik roket saldırılarının seviyesini yükseltti; aynı anda direniş, yeni bir kara çatışması dalgasına hazırlık olarak sahadaki gruplarını yeniden düzenliyordu.

Nebih Berri, “bir arkadaşın yardımı”na başvuruyor

Bu sırada Amerikalılar masaya konabilecek ek kâğıtlar arıyorlardı, ancak işlerin arzuladıkları gibi gitmediğini görünce şaşırdılar. Zira Lübnan'daki müttefiklerinin İsrail tırmanışının yansımalarından endişe duymaya başladıkları ve bazı seslerin, bu gerilim seviyesinde müzakere etme ilkesini bile reddederek yükselmeye başladığı açıkça görünüyordu.

Amerikan büyükelçisi Michel Issa kişisel kazanç arayışıyla çocukça oyunlarına devam ederken, Meclis Başkanı Nebih Berri, önde gelen Lübnanlı şahsiyetlerin dikkatini mevcut aşamanın ciddiyetine çekiyordu.

Cumhurbaşkanı Jozef Aun, durumun hassasiyetini kavradığında, bir girişim fikrini ortaya atmak için harekete geçti: Eğer Hizbullah yerleşimleri bombalamayı durdurma taahhüdünde bulunursa, ABD İsrail'i Beyrut ve güney banliyösünün bombalanması da dahil olmak üzere büyük askeri operasyonları durdurmaya zorlayacaktı.

Ancak Hizbullah, Aun'a ve diğer ilgili taraflara, daha önce ilan ettiğinin dışında herhangi bir taahhüt verme niyetinde olmadığını bildirdi; eğer düşman ateşkes taahhüdünde bulunursa, Direniş’in de aynı şekilde taahhüdünü yerine getireceğini, ancak stratejisine uymayan herhangi bir adım atmayacağını vurguladı.

Bu çıkmaz karşısında, Başkan Berri, özel kanalları aracılığıyla “bir arkadaşın yardımıyla” Amerikan tarafıyla iletişime geçti. İlk temas sağlandı; Berri, Direniş’in ateşkese bağlı kalacağına dair garantisini, İsrail'in de aynı şekilde bağlı kalması şartıyla sundu. Herhangi bir yanlış anlaşılmayı önlemek için, bu tutumu NBN kanalı üzerinden bizzat ilan etme girişiminde bulundu, ardından bunu resmi olarak yan kanallar aracılığıyla Amerikan tarafına iletti. Ancak Washington'dan gelen yanıt güven verici değildi; zira veriler, İsrail'in tam bir bağlılığına dair fiili garantilerin bulunmadığına işaret ediyordu. O zaman Berri siyasi motorlarını durdurdu ve konunun muhatabı olanlara topun artık diğer tarafın sahasında olduğunu söyledi.

İsrail dün sabah banliyö ve Beyrut'u bombalama niyetini açıkladığında, Meclis başkanı herkesin dikkatini, arka kanalı aracılığıyla da dahil olmak üzere, işlerin herkes için hayırlı olmayan bir sonuca gideceğine çekti. Bu sırada İran, İranlı müzakerecinin bölgesel arabulucularla yaptığı yoğun temaslar aracılığıyla, doğrudan müdahaleyle tehdit etmede bir adım daha ileri gidiyordu. Buna, bazıları açıkça askeri nitelik taşıyan gizli mesajların teatisi eşlik etti; ardından Washington'da, Tahran'ın savaşa geri dönmeye karar verdiği kanaatiyle durumun kontrolden çıkabileceği izlenimi şekillenmeye başladı.

Daha sonra olan şu ki, sabırsız (kısa nefesli) Trump, manevra kapısını kapattı ve Netanyahu'dan evine dönmesini, şimdilik askeri tırmanışı hafifletmesini istedi ve ona, Lübnan-İsrail müzakereleri aracılığıyla İsrail'e uygun olanı koparmak için çalışacağına dair söz verdi. Ancak Beyrut'taki otorite ile Netanyahu'nun heyeti arasındaki bugünün ve yarının müzakerelerinin hiçbir değeri olmadığını bilen Amerikan başkanı, kapsamlı bir ateşkes garantisi ve işgal kuvvetlerinin tamamen çekilmesi için bir takvim elde edememesinin, kendisine farklı bir yaklaşımı zorunlu kıldığına ikna olmuş görünüyordu. Bu nedenle, Washington, Tel Aviv veya Beyrut'ta kimseyi umursamadan, “üst düzey arabulucular” aracılığıyla Hizbullah ile temas kurduğunu ifşa etti; ardından dönüp büyükelçisi Michel Issa'nın, başarıyı Lübnan'daki ekiplerine “satma” talebini yerine getirdi.

Pratikte yaşanan, sahnenin geçici olarak dondurulmasından ibaretti; asıl sınav ise İsrail'in güneydeki yıkıcı bombardımanı ve zorla göç ettirme operasyonlarını durdurma taahhüdünün derecesiyle ilgilidir. Buna karşılık, Direniş, düşman tarafından tam bir durdurma sağlanmadıkça, işgal kuvvetlerine karşı operasyonları kapsamlı ve nihai olarak durdurma taahhüdünde bulunma niyetinde görünmüyor.

İşgalin güneyde kalmasıyla nasıl başa çıkılacağına gelince, bu kendi başına bir dosyadır; Lübnan otoritesi ve onun Amerikan hamisi uygulanabilir, gerçekçi bir çözüm sunmalıdır. Bu sağlanmadığı takdirde, ateş kaçınılmaz olarak düşman askerlerini takip etmeye geri dönecek, İHA'larla ve başka şeylerle...

Çeviri: YDH

 



Makaleler

Güncel