"Kaba kuvvet, mekânı ve zamanı aynı anda yenebilir mi; yoksa coğrafya kendi yasasını yeniden dayatarak karşısına dikilenlerin çıkmazını daha da mı derinleştirir?"
Tarık Fahri
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarlarından Tarık Fahri, İsrail ile Hizbullah arasındaki mevcut savaşı, hızlı sonuç alma hedefinden uzun vadeli ve yıpratıcı bir mücadeleye geçiş üzerinden ele alıyor. İsrail, tehditleri henüz oluşmadan kaynağında yok etmeyi amaçlayan "kalıcı güvenlik" doktrinine yönelirken, Hizbullah ise yaşadığı kayıplara karşılık komuta-iletişim ağlarını asimetrik yöntemlerle yenileyerek yüksek bir uyum yeteneği sergiliyor. Güney Lübnan'da gerilla taktikleri ve düşük maliyetli insansız hava araçlarıyla yürütülen bu yıpratma savaşı, askeri teknolojinin üstünlüğüne rağmen işgal gücü için sahada kalmanın maliyetini artırmakta ve çatışmanın nihai sonucunda zaman ile coğrafyanın belirleyici olacağını gösteriyor.
Bugün İsrail ile Hizbullah arasında süregelen çatışma, doğrudan bir askeri çarpışmanın sınırlarını aşarak modern savaşların doğasındaki köklü bir dönüşümü gözler önüne seriyor.
Bu durum, mücadelenin hızlı bir netice alma mantığından uzun soluklu bir yıpratma savaşına, mutlak üstünlük iddiasından ise ayakta kalma, uyum sağlama ve zamanı yönetme becerisinin sınanmasına evrildiğini gösteriyor.
Düşmanın askeri doktrini, hızlı ve kesin sonuçlar doğuracak bir yıldırım savaşı fikrine dayanıyordu. İsrail, uzun süreli savaşları devlet, toplum ve ekonomi için yıpratıcı bir stratejik tehdit olarak kabul ediyor.
Bu yüzden kurulduğu günden beri çatışmayı rakibinin topraklarına taşıyacak niteliksel bir üstünlük kurmaya ve ucu açık bir yıpratma savaşının önüne geçmeye çalıştı.
7 Ekim 2023'ten sonra İsrail askeri doktrini, "caydırıcılık ve risk yönetimi" mantığından "tehdidin daha oluşum aşamasında engellenmesi" anlayışına kaydı. Bu durum, önleyici savaş kavramının kalıcı bir güvenlik çerçevesine dönüştürülerek genişletilmesi anlamına geliyor.
Bu yeni yaklaşım, tehlikeyi yalnızca izlemekle veya sınırlandırmakla yetinmeyip, henüz tam teşekküllü bir tehdide dönüşmeden, ilk evrelerinde önüne geçmeyi ve hedef almayı amaçlıyor.
Bu yönelim, İsrailli siyaset sosyoloğu Yagil Levy’nin "kalıcı güvenlik doktrini" olarak adlandırdığı kavrama yakınlaşma olarak okunabilir.
Söz konusu yaklaşım, yalnızca mevcut tehditleri ortadan kaldırmakla kalmıyor; toplumsal tabanı hedef almak ve sivil çevreyi yeniden şekillendirmek de dahil olmak üzere, geniş etki alanına sahip askeri araçlarla gelecekteki tehditlerin filizlenmesini de engellemeye uzanıyor.
Bu süreçte, siyasi çözüm marjı daraltılırken askeri seçenek, çatışmanın sürekli bir yönetim aracı olarak kalıcı hale getiriliyor.
2024 yılındaki "Uli'l-Be's" savaşının ardından İsrail'de, liderlik kadrosu ile operasyonel ağlarını hedef alan darbeler ve güvenlik sisteminin büyük bölümünde yaşanan istihbarat zafiyeti neticesinde Hizbullah’ın derin bir stratejik tükeniş aşamasına girdiği inancı hakim oldu.
Tel Aviv ayrıca, bölgesel değişimlerin ve bir ikmal hattı olarak Suriye'nin kaybedilmesinin, örgütün askeri gücünü kısa sürede yeniden tahkim etme kabiliyetini zayıflatacağını öngördü.
Ancak mevcut çatışmalar, Hizbullah’ın savaşın sonuçlarını stratejik bir çöküş anı olarak değil, kapsamlı bir özeleştiri ile kapasite inşasını dayatan çetin bir deneyim olarak kabul ettiğini gösterdi.
Direnişin çatışma yönetimindeki esnekliği tam da bu noktada belirginleşiyor; nitekim modern savaşlarda güç kıstası artık cephaneliğin büyüklüğü veya teknolojik üstünlüğün derecesiyle sınırlı kalmıyor; tarafların hızla öğrenme, saha koşullarına kesintisiz uyum sağlama ve askeri eylem araçlarını yeniden üretme kabiliyetiyle de doğrudan ilişkilendiriliyor.
Buradan hareketle, Hizbullah’ın 2024 yılından sonra hayata geçirdiği dönüşümler, doğrudan geleneksel bir çatışmadan ziyade öncelikle uyum sağlama dinamiklerini geliştirmeye bel bağladığına işaret ediyor.
Önceki savaş, özel iletişim ağlarına sızan istihbaratın boyutunu ortaya koymuş, bu da örgütü komuta ve haberleşme sistemlerini yeniden yapılandırmaya, yüksek elektronik iz bırakan araçlara bağımlılığı azaltmaya ve takibi zor, daha basit yöntemlerin kullanımını yaygınlaştırmaya yöneltmişti.
Aynı zamanda Hizbullah, güney coğrafyasını küçük cepler, manevra kabiliyeti, pusular ve sızmaya çalışan kuvvetleri yıpratmaya dayalı karmaşık bir savaş alanına dönüştürerek "düzenli operasyonel yıpratma" yöntemini genişletti.
Zira gerilla savaşları tarihsel olarak nihai bir meydan muharebesi aramaktan ziyade, düzenli orduyu adım adım tüketmeyi ve onu, sahayı elde tutma maliyetinin her geçen gün katlandığı bir coğrafi sarmala çekmeyi amaçlar.
Bu çerçevede, İsrail’in Litani Nehri'nin ötesine ilerlemesi ve birliklerinin Zevter eş-Şarkiyye ile Yahmer gibi bölgelere ulaşması, taktiksel başarılar ifade eden geleneksel askeri hareketlilik kavramının ötesinde okunabilir.
Aksine, yıpratma savaşlarında coğrafi derinliğe doğru ilerleme, uzun soluklu bir tükenme denkleminin yeni bir unsuruna dönüşür.
Zira saldıran ordu; ikmal hatlarını koruma, girdiği bölgelerde tam denetim sağlama ve kendisini pusu ile dağınık saldırılara açık bir savaş ortamında bulma gibi giderek ağırlaşan yüklerle karşı karşıya kalır. Bu da ilerlemenin bedeli kadar, orada kalmanın faturasını da ağırlaştırır.
Bu tür savaşlarda zaman, mücadelenin kaderini belirleyen asli unsurdur. Çatışma süresi uzadıkça, özellikle uzun savaşlara ve aralıksız kayıplara tahammülü düşük toplumlarda, düzenli orduların ödediği insani, siyasi ve psikolojik bedel de tırmanır.
Direnişin düşük maliyetli kamikaze insansız hava araçlarını giderek daha fazla kullanması da bu öğrenme ve uyum sağlama sürecinin önemli bir boyutunu yansıtıyor.
İsrail ile maliyetli ve eşitsiz bir silahlanma yarışına girmek yerine Hizbullah, son derece pahalı ve karmaşık savunma sistemlerini sürekli bir şaşkınlık ve karmaşaya sürükleyecek görece basit araçlara yöneldi.
Bu gelişme, çağdaş savaşlarda artık iyice belirginleşen bir gerçeğe işaret ediyor: Bir silahın değeri, büyüklüğü, maliyeti ya da uyandırdığı güç algısıyla değil; düşmanı psikolojik ve operasyonel olarak yıpratmada, ayrıca onun çatışmayı yönetmeyi sürdürme kabiliyetini sekteye uğratmadaki birikimli etkisiyle ölçülür.
Bu bağlamda, hızlanan uyum sağlama mekanizması, caydırıcılık denkleminin yeniden üretilmesinde belirleyici bir etken olarak öne çıkıyor.
Direniş, İsrail’in güneydeki varlığını operasyonel bir yüke dönüştürecek muharebe taktiklerini benimsiyor. Zaman geçtikçe işgal gücünün kontrolü sağlama yeteneği aşınıyor ve orada kalmanın maliyeti tırmanıyor; bu da askeri dengenin hızlı bir sonuçtan ziyade karşılıklı yıpratma esasına göre yeniden kurulmasını beraberinde getiriyor.
İsrail ise savaş uzun süreli kara temaslarına evrildikçe büyüyen bir stratejik çıkmazla karşı karşıya kalıyor. Zira teknoloji, muazzam bir gözetleme ve imha gücü sunsa da sahada kalıcı denetim sağlamayı veya rakibin kendi yerel ortamında yeniden organize olmasını engellemeyi kendiliğinden garanti etmiyor.
Güney Lübnan’daki mevcut çatışma, coğrafyanın gücün anlamını yeniden tanımladığı, zamanın ise mücadelenin sonuçlarını yeniden şekillendirdiği köklü bir tarihsel hafızanın uzantısı olarak beliriyor.
İşgal ordusu, güney topraklarının yalnızca ateş gücüyle dize getirilemeyeceğini; askeri varlığının kısa sürede genişleme arzusu ile yıpranma kıskacı arasında sıkışıp kalacağını biliyor.
Öyle ki, orada var olmak bile başlı başına günlük bir tahammül sınavına dönüşüyor. Dolayısıyla bugün çatışma sahnesinde yaşananlar, yeni bir istikrar denkleminin kurulmasından ziyade tarihin o kadim sorusunu yeniden akıllara getiriyor:
Kaba kuvvet, mekânı ve zamanı aynı anda yenebilir mi; yoksa coğrafya kendi yasasını yeniden dayatarak karşısına dikilenlerin çıkmazını daha da mı derinleştirir?
Çeviri: YDH