Analiz: Tahran, Hizbullah’ın kaderini kendi kaderi görüyor

img
Analiz: Tahran, Hizbullah’ın kaderini kendi kaderi görüyor YDH

El-Ahbar’da yer alan analizde, İran’ın Lübnan cephesini kendi ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü, Hizbullah’ın zayıflatılmasının ise Tahran’a yönelik tehditleri artıracağı değerlendirmesine yer verildi.




YDH- Muhammed Hacavi’nin el-Ahbar için kaleme aldığı analizde, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkinin son yıllarda “ortak kader” niteliği kazandığı ve Tahran’ın Lübnan cephesini kendi güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü belirtildi. Analizde, İran’ın Lübnan’daki ateşkesi ABD ile yürüttüğü müzakerelere dahil ettiği, Hizbullah’ın zayıflatılmasının İran’ı da doğrudan hedef haline getireceği görüşünün Tahran’da giderek güç kazandığı bildirildi. Bu nedenle İran’da, Lübnan direnişine daha somut destek verilmesi yönündeki çağrıların arttığı ifade edildi.

***

İran’ın Lübnan’daki direnişle, özellikle de Hizbullah’la ilişkileri kırk yılı aşkın bir geçmişe dayanıyor olsa da bu ilişkiler son iki buçuk yılda “daha somut, daha önemli ve daha görünür” bir anlam kazandı.

Bu durum, iki tarafın bugün her zamankinden daha fazla bir “ortak kader bağı” içinde görünmesine kadar vardı; öyle ki, her birinin varlığı diğerinin varlığını da doğrudan etkiliyor.

7 Ekim 2023 operasyonundan bu yana bölge, İsrail’in stratejik çıkmazından kurtulmak, bölgesel güvenlik düzenini yeniden şekillendirmek ve ABD’nin doğrudan desteğiyle İsrail’i bölgenin hakim gücü haline getirmek amacıyla yürüttüğü karşı saldırıya sahne oluyor.

Bu çerçevede, Direniş Ekseni’nin tüm bileşenleriyle yürütülen mücadele ve onunla “hesaplaşma savaşı”, hayati ve kader belirleyici bir nitelik kazandı.

Bu doğrultuda İsrail, ABD desteğine dayanarak yalnızca bu ekseni zayıflatmayı değil, onu tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen bir strateji izledi. Amaç, bölge üzerindeki hakimiyetini pekiştirmesinin önündeki en büyük engeli ortadan kaldırmaktı.

Bu durum, ABD ve İsrail’in Gazze’den Lübnan’a, Yemen’den Irak’a ve İran’a kadar yürüttüğü tüm savaşların aynı bağlamın parçaları olduğu, birbirinden bağımsız çatışmalar olmadığı anlamına geliyor. Aynı zamanda, Lübnan’daki Hizbullah’tan İran İslam Cumhuriyeti sistemine kadar Direniş Cephesi’nin tüm taraflarının “ortak bir varoluşsal tehditle” karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor.

Buna göre, taraflardan hiçbiri diğerinin kaderine kayıtsız kalarak bu savaştan kurtulamaz ya da zaferle çıkamaz. Başka bir ifadeyle, bölgedeki direniş kampının bileşenleri arasındaki birlik ve koordinasyon artık bir tercih değil, kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiş durumda.

Bu bakış açısından hareketle İran, Lübnan’daki gelişmeleri geçmişte olduğundan çok daha yüksek bir hassasiyetle takip ediyor. Tahran, savaşın sona erdirilmesi amacıyla ABD ile yürütülen müzakereler kapsamında Lübnan cephesindeki ateşkes meselesini de müzakere dosyasına dahil etmiş durumda. Çünkü İran, Lübnan’da yaşanacak herhangi bir geri adımın ya da tavizin, kendisini de hedef alacak yeni bir savaşın hazırlığı anlamına geldiğine inanıyor.

Bu çerçevede, İranlı yetkililerin son dönemde İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının genişlemesine ilişkin yaptığı uyarılar ve bu saldırıları Tahran ile Washington arasındaki ateşkesin ihlali olarak nitelendirmeleri dikkat çekiyor.

Tahran’dan gelen son açıklamalar kapsamında, İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu dün Lübnan’daki gelişmeleri görüşmek üzere bir toplantı düzenledi.

Komisyon Başkanı İbrahim Rızai, toplantıya katılan İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Mecid Taht Revançi’nin, “Lübnan’ın herhangi bir nihai anlaşmada açık bir şekilde yer alması gerektiğini ve ateşkesin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu” vurguladığını söyledi.

Rızai ayrıca, Revançi’nin komisyona Lübnan’daki saha gelişmelerine ilişkin bir rapor sunduğunu, Güvenlik Bakanlığı yetkililerinin de ülkedeki güvenlik durumuna ilişkin son bilgileri paylaştığını belirtti.

Komisyon üyelerinin Lübnan’daki direnişe verdikleri “kararlı desteği” dile getirdiğini ifade eden Rızai, üyelerin İsrail’in Lübnan’daki eylemlerine karşı “kararlı ve sert” bir tutum alınması çağrısında bulunduğunu aktardı.

Rızai’ye göre, komisyon üyeleri ayrıca, direnişin desteklenmesi için “mevcut tüm araç ve imkânların” kullanılmasının gerekliliğini vurguladı ve hem iç cephede hem de Direniş Cephesi düzeyinde direnişin güçlendirilmesi için çabaların bütünleştirilmesinin önemine dikkat çekti.

Lübnan’daki gelişmeler, İran’daki siyasi ve medya çevrelerinin gündeminde de merkezi bir yer tutmaya devam ediyor. Bu çevrelerde öne çıkan görüş, İran’ın İsrail saldırıları karşısında Lübnan direnişine etkili ve somut destek vermesi gerektiği, “ihtiyatlı” bir yaklaşımın ise hem İran hem de genel olarak “Direniş Ekseni” açısından olumsuz sonuçlar doğurabileceği yönünde.

Bu bağlamda, İran’ın Beyrut eski büyükelçilerinden Keremullah Muştaki, “İran hiçbir koşul altında Lübnan konusunda geri adım atmayacaktır.” dedi.

Muştaki, Farhiktegan gazetesine verdiği demeçte, “Mesele yalnızca Lübnan’daki savaşın durdurulması olarak görülmemelidir. Asıl mesele, İsrail’in güneyde işgal ettiği bölgelerden çekilmesidir.” ifadelerini kullandı.

Muştaki, “Lübnan meselesi bugün yalnızca güvenlik, siyaset ya da toplumla ilgili bir konu değildir. İran açısından bu mesele inançla, onurla ve itibarla bağlantılıdır.” dedi.

Eski diplomat, “Amerikalılarla yüz sorunumuz olsa ve bunların 99’u çözüme kavuşsa ki, bu zaten pek olası değildir, geriye yalnızca Lübnan meselesi kalsa bile İran sırf bu konu nedeniyle ABD ile anlaşmayı kabul etmeyecektir.” ifadelerini kullandı.

Muştaki ayrıca, “İran’ın İsrail için açık bir son tarih ve kesin bir süre belirlemesi gerektiğini” savunarak, “Yalnızca savaşın durdurulmasıyla yetinilmemelidir. İran, Lübnan meselesinin bizim açımızdan sadece savaşın sona ermesi anlamına gelmediğini, aynı zamanda Siyonist oluşumun işgal ettiği bölgelerden, özellikle de son savaş sırasında ele geçirdiği alanlardan çekilmesini içerdiğini açıkça ortaya koymalıdır.” dedi.

Aynı bağlamda, Tahran Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Muhammed Sadık Kuşki de “ABD ve İsrail’in ateşkesi ihlal etmesinden duyulan endişeyi dile getirmenin artık yeterli olmadığını” belirterek, İran’ın özellikle Lübnan sahasında daha ciddi ve somut bir karşılık vermesi gerektiğini savundu.

Kuşki, İran devlet radyo ve televizyon kurumuna bağlı Câm-ı Cem gazetesinde yayımlanan makalesinde, ateşkes sonrasındaki gelişmelerin incelenmesinin, bu süreçte fiilen “tek taraflı bir ateşkes” yaşandığını gösterdiğini ifade etti.

Kuşki, “İran ateşkese bağlı kalırken, Siyonist oluşum ilan edildiği günün ertesi sabahından itibaren kendisini buna bağlı görmediğini ortaya koydu ve Hizbullah’ı yok etmeyi, Lübnan’ı da Gazze’nin başka bir versiyonuna dönüştürmeyi amaçlayan yoğun operasyonlar başlattı.” değerlendirmesinde bulundu.

İranlı akademisyen, “Eğer yalnızca endişe dile getirmekle yetinir ve açık, belirli caydırıcı adımlar atmazsak, ülke yakın gelecekte çok daha ciddi tehditlerle karşı karşıya kalacaktır.” ifadelerini kullandı.

Kuşki, Hizbullah’ın ciddi şekilde zayıflatılması veya tasfiye edilmesi durumunda İran’a yönelik saldırıların çok daha kolay hale geleceğini, İran’ın İsrail’e karşı yürüteceği misilleme operasyonlarının da daha büyük zorluklarla karşılaşacağını savundu.

Ayrıca, “Askeri çevrelerde bilgi sahibi olanlar, savaşın ilk 39 günü boyunca Hizbullah’ın yürüttüğü operasyonların, İslam Cumhuriyeti’nin savaş kapasitesini gerçek ve fiili anlamda tamamlayan bir unsur olduğunu çok iyi bilmektedir.” diyen Kuşki, bunun Hizbullah’ın korunmasını İran açısından stratejik bir zorunluluk haline getirdiğini ifade etti.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel