❝Aynı mantık; güneyi gözden çıkarmanın ülkenin geri kalanı için bir nevi "güvenlik bedeli" olacağını ve İsrail'in bu zayıflığı "barışla" ödüllendireceğini varsayıyor.❞
Emel Saad
YDH- Cardiff Üniversitesi'nde Siyaset ve Uluslararası İlişkiler akademisyeni Emel Saad, Middle East Eye'daki makalesinde, ABD ara buluculuğunda Lübnan ve İsrail arasında gündeme gelen ateşkes bildirisini sıradan bir diplomatik metin olarak değil, derin bir "siyasi boyun eğiş" ve "sömürgeciliği içselleştirme" belgesi olarak sunuyor. Saad, Lübnan hükümetinin ABD argümanlarını (örneğin; "Hizbullah, Lübnan'ın düşmanıdır") sahiplenerek, ülkedeki Şii toplumunun neredeyse tamamını "ulus dışı" bir güç olarak tanımlamasını bir ulussuzlaştırma (denationalization) eylemi olarak nitelendiriyor. Emel Saad bu makalede, "Lübnan devlet aklı" adı altında pazarlanan şeyin aslında düşmanın aklıyla (raison de l’autre) düşünmek olduğunu kanıtlarken, asıl meselenin kimin ne kadar silaha sahip olduğu değil; "onur, adalet ve özgürlük üzerine kurulu bir siyasi yaşamın, salt fiziki hayatta kalma güdüsüne kurban edilmesi" olduğunu çarpıcı bir gerçeklikle açıklıyor.
✱✱✱
Lübnan ve İsrail temsilcileri arasındaki son üst düzey görüşmenin ardından, çarşamba günü ABD Dışişleri Bakanlığınca yayımlanan ABD ara buluculuğundaki üçlü bildiri; modern devlet geleneğinde eşine zor rastlanır, uç noktada bir siyasi boyun eğiş belgesidir.
Saldırı altındaki Lübnan, ateşkesi işgalci gücün topraklardan çekilmesine değil; bizzat kendi vatandaşlarının yurtlarını terk etmesine bağlayan bir metne imza atıyor.
Anlaşma; İsrail'in saldırıları durdurması, işgal ettiği topraklardan çekilmesi, esirleri serbest bırakması ya da yerinden edilenlerin evlerine dönmesine değil; tamamen Hizbullah'ın silah bırakıp güneyden çekilmesi şartına bağlanıyor.
Öyle ki ateşkesin getirdiği yükümlülükler söz konusu olduğunda İsrail'in adı bile geçmiyor.
Dolayısıyla "çatışmaların sona ermesi" vitriniyle sunulan bu tablo, İsrail'in Lübnan'dan çekilmesi üzerine değil, Lübnan halkının kendi yurdundan koparılıp uzaklaştırılması üzerine kurgulanıyor.
İsrail'in sorumluluklarının bu denli es geçilmesi elbette tesadüf değil.
İsrail'in hareket alanı daha önceki bir çerçeveyle zaten normalleştirilmişti; bu bildiri de saldırıları durdurmaya yönelik hiçbir zorunluluk getirmediği için, söz konusu imtiyaz aynen korunuyor.
Bunun yerine bütün odak noktası; işgale direnen Lübnanlı bir güç olarak değil, ülkenin tamamında bertaraf edilmesi gereken bir pürüz olarak yaftalanan Hizbullah'ın üzerine kuruluyor.
Lübnan hükümeti ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun "Hizbullah, Lübnan'ın düşmanıdır" iddiasının altına imza atarak; hem direnişin hem de temsil ettiği siyasi kitlenin bizzat Lübnan ulusuna yabancı bir unsur olduğu savına devlet onayı kazandırıyor.
Bir ulussuzlaştırma eylemi
Lübnan'daki Şii toplumunun yüzde 92 ila 96'sının bu ajandanın her bir maddesine karşı çıktığını gösteren yakın tarihli anket göz önüne alındığında; yaşananlar basit bir politika anlaşmazlığından öte, tam anlamıyla bir ulussuzlaştırma eylemidir.
Başka bir deyişle Lübnan hükümeti; bir yandan İsrail'e ve onun ülkeye yönelik soykırımcı saldırılarına karşı "hiçbir düşmanca niyet" taşımadığını iddia ederken, diğer yandan Lübnan'ın en büyük topluluklarından birinin neredeyse tamamını "düşman" ve "ulus dışı bir güç" olarak tanımlıyor.
Masadaki "pilot bölgeler" önerisi, devletin güneydeki otoritesini dış onaya tabi kılarak bu çarpık mantığı daha da derinleştiriyor.
Zira bu plan, Lübnan Silahlı Kuvvetleri'ni egemen bir ordu olmaktan çıkarıp, İsrail'in güvenlik ihtiyaçlarını sahada uygulayan bir baskı aygıtına ve dolayısıyla İsrail'in Lübnan'a açtığı savaşta bir "savaş ortağına" dönüştürüyor.
Tahran'ın, Washington ile yürüttüğü müzakerelerde İsrail'in Lübnan saldırılarını durdurmasını temel bir şart haline getirdiği şu dönemde, Lübnan'ın bizzat İran'ı kınayan bir belgeye imza atması da aynı derecede vahimdir.
Çünkü İran, İsrail'in Lübnan ve Gazze'de sürdürdüğü operasyonlara karşı, Lübnan'daki ateşkesi başından beri bölgesel bir kırmızı çizgi olarak belirlemişti.
Dahası, ABD ile görüşmeleri askıya almış; saldırılar durmazsa Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatma tehdidini savurmuş ve Beyrut'a yönelik olası bir İsrail saldırısının doğrudan misillemeyi tetikleyeceği, hatta ABD'nin bizzat kendisine yönelik yeni bir savaş riskini doğuracağı uyarısını yapmıştı.
Hal böyleyken Lübnan hükümeti; bu diplomatik gücü izole etmeye, işgale direnişi kriminalize etmeye ve ülkeyi İsrail ateşi altında yapayalnız müzakereye zorlamaya kurgulanmış ABD-İsrail çerçevesine imza atarak, elindeki yegane kozu da kendi rızasıyla etkisiz kılıyor.
Bu metnin asıl önemi yalnızca içeriğinde değil; bir Lübnan hükümetinin İsrail'in güvenlik dilini sanki kendi egemenlik diliymiş gibi konuşabilmesi ve direnişin tasfiyesini "devletin restorasyonu" olarak sunabilmesi için yaratılan yeni koşullarda gizlidir.
O halde asıl soru sadece masada neyin müzakere edildiği değil, böylesi bir projenin neden ancak bugün mümkün hale gelebildiğidir.
Bu sorunun yapısal cevabı, çatışmanın sömürgeci boyutlarında yaşanan herhangi bir değişimde aranmamalıdır; cevap tam aksine, sömürgecilik karşıtı mücadelenin içine hapsedildiği emperyalist bağlamın dönüşümünde yatmaktadır.
On yıllar boyunca Lübnan'ın parçalanmış egemenliği; Suriye, Suudi Arabistan, Fransa, İran ve ABD'nin farklı yerel aktörleri desteklediği ve böylece tek bir gücün ülke siyasetinde mutlak hegemonya kurmasını engelleyen çelişkilerin beslendiği, rekabet halindeki dış çıkarlar ve vesayetler ağıyla şekillendi.
Bu parçalanmış yapı, Hizbullah'a devlet aygıtının içinde faaliyet gösterebileceği yapısal bir alan açtı.
Aynı zamanda, art arda kurulan hükümetlere bu gruba siyaseten muhalefet etme ve zaman zaman onu kurumsal düzeyde sınırlandırma imkânı da tanıdı; ne var ki grubun sisteme tamamen entegre edilmesine yahut tümüyle söküp atılmasına hiçbir zaman geçit vermedi.
Mevcut hükümet ise bu çok kutuplu alanı ABD'nin tek kutuplu hegemonyasına teslim ederek, geçmişte direnişin bütünüyle kriminalize edilmesini yapısal açıdan imkânsız kılan o çelişkileri ortadan kaldırmış durumda.
Ortaya çıkan bu yeni denklemde Washington, kendisini İsrail ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın "tek" ara bulucusu olarak konumlandırıyor; oysa bu durum, bizzat İsrail'in birincil destekçisi, silah tedarikçisi ve diplomatik kalkanı olan bir güç için son derece absürt bir çelişkidir.
Zira doğası gereği tarafsız bir üçüncü aktörün üstlenmesi gereken bu rol, artık doğrudan ana savaşan tarafın askeri kapasitesini finanse eden gücün tekeline geçmiştir.
Kuşkusuz bu hamle, büyük bir hesap hatasının üzerine inşa edildi.
Washington, Tel Aviv ve onların Lübnanlı müttefikleri; İran üzerindeki yoğun baskıyla birlikte, Hizbullah'ın 2024'te verdiği kayıpları ve Suriye'deki Esad hükümetinin çöküşünü tarihi bir fırsat penceresi olarak okudular.
Bu konjonktür; ABD Başkanı Donald Trump liderliğindeki ABD'nin, "zafer kazanmış" bir İsrail ile omuz omuza verip, Lübnan üzerinde ilk kez tek başına hegemonya kurmaya yetecek düzeyde bölgesel bir tahakküm elde ettiği bir kırılma anı olarak görüldü.
Söz konusu projede normalleşme ve silahsızlanma baş başa yürüyor; çünkü her iki kavram da, Lübnan hükümetinin ABD-İsrail tasarımı bir düzenin yerel yöneticisi konumuna indirgendiği bu yapıda, bir zamanlar direnişin hayatta kalmasını sağlayan yapısal koşulları bitirmenin birer aracı olarak işlev görüyor.
Ancak hükümetin ve destekçilerinin tam da şu sıralar acı bir şekilde farkına vardıkları gerçek şudur: Harekete geçmek için seçtikleri zamanlama; tam da Hizbullah'ın gücünü yeniden toparladığı, İran'ın ise ABD-İsrail düzenine karşı hem en kudretli bölgesel güç hem de ana karşı-hegemonik kutup olarak konumunu perçinlediği bir ana denk gelmiştir.
Esasen Lübnan hükümetinin hesap hatası, güç dengelerini stratejik açıdan yanlış okumaktan ibaret değil.
Bu tablo aynı zamanda, böylesi bir yanılgıyı en başından itibaren mümkün kılan çok daha derin bir entelektüel ve siyasi formasyonu da gözler önüne seriyor.
Bu formasyon, sömürgeci aklın içselleştirilmesi sürecinde farklı derinliklerde işleyen, birbirinden ayrı ama birbiriyle iç içe geçmiş iki katman (ontolojik ve epistemik) tarafından şekilleniyor.
Öyle ki bu iki katman el ele vererek, ABD-İsrail gücüne sadece boyun eğmekle kalmayan, aynı zamanda bu çerçevenin dışında düşünme yetisini tamamen yitirmiş bir siyasi sınıf üretiyor.
Bunlardan ilki olan "ontolojik sömürgeleşme", emperyal gücün siyasi gerçekliğin yegâne ve kalıcı ufku olarak kanıksanmasıdır. Ki bu durum, artık sıradan bir yenilgi psikolojisi değil; aksine, dünyanın en berrak, en rasyonel okuması zannedilecek kadar mutlak bir teslimiyetçilik halidir.
İkinci katman olan "epistemik sömürgeleşme" ise doğrudan sömürgeciye ait bilgi sisteminin benimsenmesi durumudur.
Tam da bu bağlamda Lübnan hükümeti, çatışmayı bizzat ABD-İsrail düzeninin merceğinden algılıyor; o düzenin yarattığı egemenlik, direniş, güvenlik ve barış gibi kavramsal sınıflandırmaları sanki kendi iç dinamiklerinden doğmuşçasına kabulleniyor.
Zaten bu sömürgeci mantık, ABD-İsrail gücünü fiziken yenilmez bir gerçeklik olarak pazarlayarak değil; doğrudan ABD ve İsrail'in çatışmaya dair yaptığı yorumları yegâne meşru ve doğru perspektifmiş gibi sunarak işliyor.
Görünmez ufuk
Lübnan hükümetinin teslimiyetçi dünya görüşünde ABD hegemonyası; diğerleri arasından sıyrılmış sıradan bir güç denklemi olarak değil, aksine tüm siyasi hesapların zorunlu olarak içinde yapıldığı "tarafsız" ve görünmez bir ufuk olarak işlev görüyor.
Bu durum, Gramsci'nin hegemonya kavramının en kusursuz halidir: Gücün kendini zor kullanarak dayatması değil, tam tersine "ortak akıl" kisvesine bürünerek bir tahakküm aracı gibi görünmekten çıkması ve kendini "mümkün olanın" kalıcı ve tek ufku olarak sunmasıdır.
İşte bu bağlamda karşı karşıya olduğumuz tablo; sadece siyaset yahut ittifaklar zemininde değil, çok daha derinde; realizmin, rasyonelliğin ve olasılıkların sınırlarının bizzat çizildiği düzlemde işleyen "meta-politik" bir emperyalizm biçimidir.
Bu çerçeveyi zihnine kazıyanlar, kendilerini düşmana teslim olmuş gibi değil, aksine gerçeği tüm çıplaklığıyla görebilmiş birer sağduyu abidesi gibi hissederler. Hal böyle olunca direniş, onların gözünde bu sözde "gerçeklikten" kopuk, irrasyonel yahut ütopik bir hezeyan olarak belirir.
Direnişin dünya görüşü ise bambaşka bir ontolojiye dayanır; zira o, emperyalizmi ve yerleşimci-sömürgeciliği geri döndürülemez kesin bir gerçeklik olarak değil, aksine belli koşullarla tarihsel olarak üretilmiş ve dolayısıyla da mağlup edilebilir bir durum olarak okur.
Ancak Lübnan hükümetinin teslimiyetçi ruh hali, meseleyi bu sömürgeci kavramlarla tartışmaya devam eden yetkililerin dilinde tüm çıplaklığıyla sırıtıyor.
Zira bu düzlemde boyun eğmek "realizm" diye yeniden pazarlanırken, İsrail'le masaya oturmak akla gelebilecek tek çıkış yolu olarak dayatılıyor.
Bu ontolojik kurgu, Dışişleri Bakanlığı bildirisinin İsrail işgalini ele alış biçiminde de kendini ele veriyor.
İsrail'in geri çekilmesine yönelik herhangi bir talebin masada dahi olmaması, basit bir diplomatik unutkanlık değildir.
Bu ihmal; İsrail'in Lübnan topraklarındaki varlığının olağan, peşinen kabul edilmiş ve rıza gerektirmeyen bir "arka plan gerçeği" olarak kodlandığı; buna mukabil Lübnan'ın bu varlığa gösterdiği direnişin ise acilen terbiye edilmesi gereken bir "anomali" sayıldığı o meşhur ABD-İsrail sıfır noktası mantığının ta kendisidir.
Eski Başbakan Fuad Sinyora'nın "Amerikalılarla anlaşmak zorundayız" şeklindeki ısrarında veya Lübnan'ın artık "acı bir gerçekle" yüzleştiği ve bunu reddetmenin "çok daha acı bir sonuca" yol açacağı yönündeki söylemlerinde de bu zihniyet net bir biçimde okunabilir.
Aslında bu, mevcut kısıtlamalara dair basit, pragmatik bir durum tespiti değildir; ABD-İsrail gücünün halihazırda "mümkün olanın nihai sınırı" olarak kabul edildiği bir dünya görüşünün dışa vurumudur.
Öte yandan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, aynı ontolojiyi doğrudan rasyonelliğin ve irrasyonelliğin sömürgeci diline tercüme ediyor.
"İntihar ile refah arasında" kendisinin ve sözde halkının refahı seçtiğini; "yok eden yanıltıcı sloganlar ile inşa eden rasyonel adımlar arasında" aklın yolunu tercih ettiklerini ilan ettiğinde, direnişi artık devletin katılmadığı sıradan bir siyasi strateji olmaktan çıkarıp bizzat "aklın patolojik bir sapması" ilan etmiş oluyor.
Bu dille birlikte Hizbullah'ın teslim olmayı reddetmesi "intihar" olarak yeniden adlandırılıyor; siyasi iradesi bir tür "içgüdüye" indirgeniyor ve uğruna verilen onca can anlamsız ölümler olarak yaftalanıyor.
Bu çarpık denklemde egemenlik dediğimiz şey; devletin, halkını toprağından edilmeye direnmek gibi "irrasyonel" (!) bir arzudan koruma hakkına dönüşüveriyor.
Teslimiyet mantığı
Bu mantık, aslında "Lübnan'ın gücü, zayıflığından gelir" diyen o eski sağcı ve izolasyonist özdeyişin günümüzdeki yankısından ibaret.
Oysa kendine "rasyonel" diyen bu tutum; Lübnan ile İsrail arasındaki o ezici güç asimetrisine rağmen, ülkenin İran'ın bölgesel gücünü kendi lehine kullanmaya gerek duymadan tek başına masaya oturabileceği ısrarıyla bizzat kendini çürütüyor.
Böylesi bir duruşu "reelpolitik" veya "hikmet-i hükümet" (devlet aklı) kılıfına uydurmak imkânsızdır. Çünkü reelpolitik, eldeki kozları çöpe atmayı değil, onları en üst düzeye çıkarmayı emreder.
Devlet aklı ise tüm hesapların toprak, egemenlik ve halkın savunulması esasına göre yapılmasını şart koşar; bu değerleri ayaklar altına alan bir düşmanın stratejik dayatmalarına boyun eğmeyi değil.
Dolayısıyla bize "egemen akıl" diye yutturulmaya çalışılan şey, daha çok "raison de l’autre"ye (ötekinin aklına); yani kendi egemenliğini ihlal eden düşmanın mantığıyla düşünüp hareket eden güdümlü bir devlete işaret ediyor.
Aynı mantık; güneyi gözden çıkarmanın ülkenin geri kalanı için bir nevi "güvenlik bedeli" olacağını ve İsrail'in bu zayıflığı "barışla" ödüllendireceğini varsayıyor.
Dışişleri Bakanı Yusuf Recci'nin, Hristiyanlara refah ve koruma sağlama formülü olarak "Küçük Lübnan" fikrini pazarlaması da, dünyadan yalıtılmış bu ayrıcalık fantezisinin en somut örneğidir.
Mesele bahsettiğimiz o epistemik sömürgeleşme olduğunda —ki hükümet bu sayede sadece ABD-İsrail düzenine biat etmekle kalmıyor, aynı zamanda Lübnan'a dayatılan bu düzenin kendi kavramlarıyla düşünmeye de başlıyor— iki farklı egemenlik modelinin birbiriyle takas edildiğine şahit oluyoruz. Hükümet; devletin toprak bütünlüğünü ve dış müdahalelerden bağımsızlığını güvence altına alan Vestfalya tipi egemenliği İsrail'e peşkeş çekerken, bunun karşılığında salt Lübnan sınırları içinde şiddet tekeline sahip "Weberci" bir egemenlik kurabileceği hayaline kapılıyor.
Hizbullah'ın silahsızlandırılması ve devletin silahlar üzerinde resmi tekel kurması karşılığında hükümet; İsrail'in ülkeyi bombalamaya, işgal etmeye, güvenlik şartlarını dikte etmeye ve dahası Lübnan'ın bu şartlara uyup uymadığını keyfince denetlemeye devam etmesine çoktan razı olmuş durumda.
Böylelikle devlete, doğrudan düşmana devredilen gerçek egemenliğin bedeli olarak, sadece kendi halkı üzerinde kullanabileceği illüzyondan ibaret bir egemenlik bahşediliyor.
Üstelik bu siyasi duruşun bir de değerler boyutu var.
Hükümetin benimsediği bu çizgi; salt uyum, istikrar ve maddi refah etrafında örülmüş bir yaşamın; ortak özgürlük, adalet, onur ve fedakârlık etrafında şekillenen siyasi bir yaşamdan çok daha "insani" olduğunu varsayıyor.
Hal böyle olunca hükümet, sadece Hizbullah'ın stratejisiyle ters düşmekle kalmıyor; bizzat direnişi onurlu bir siyasi tercih kılan o değerler dünyasını da kökten reddediyor.
Son tahlilde bu çatışma, kimin ne kadar silaha sahip olduğu üzerinden değil; "egemenliğin asıl ne işe yaradığına" dair çok daha köklü ve yaşamsal bir mesele üzerinden düğümleniyor.
Çeviri: YDH