Jozef Aun'un geçirdiği cinnetin faziletleri

img
Jozef Aun'un geçirdiği cinnetin faziletleri YDH

"Jozef Aun'un peş peşe işlediği günahlar konusundaki bu fevri atılımı, Lübnan'ın çetin gerçekleriyle dizginlenmeden önce maskesinin tamamen düşmesine yarıyor."




İbrahim Emin

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un mevcut siyasi hamlelerini ve Lübnan'daki geniş halk kesimleriyle girdiği çatışmayı ele alıyor.  Aun'un arkasındaki ABD, Suudi Arabistan ve İsrail desteğine güvenerek anayasal sınırları ve iç dengeleri zorladığı, ancak bu durumun geçmişteki Emin Cümeyyil dönemi gibi başarısızlıkla sonuçlanacağını kaydeden Emin, Aun'un bu agresif tutumunun ve Hizbullah ile geçmişte yaptığı gizli görüşmelerdeki çelişkili vaatlerinin ifşa olmasının, Lübnan'da Taif Anlaşması sonrasındaki yönetim sisteminin kökten sorgulanmasına ve yeni bir toplumsal sözleşme ihtiyacının doğmasına hizmet ettiğini belirtiyor.

Bir cumhurbaşkanını, Jozef Aun'un yaptıklarını yapmaya iten sebep ne olabilir?

Bu soru ilk bakışta safça veya Lübnan siyasi hayatının alışılagelmiş ritmine aykırı bir durumu kurcalıyor gibi görünebilir. Oysa Aun, Lübnan halkının geniş bir kesimiyle böylesine derin bir husumete girişen ilk cumhurbaşkanı değil.

Geçmişte, siyasi rekabetin sınırlarını aşarak süreci topyekûn bir savaş yönetimi seviyesine taşıyan halefleri oldu. Nitekim 1980'li yıllarda Emin Cümeyyil, sadece Şiilerle değil, bütün Müslüman kesimle çatışma içine girmiş ve o günlerde Dahiye bölgesini yerle bir etmekle tehdit etmişti.

O dönemi hafızalarda canlandırmak, salt kelime oyunlarına dayalı bir mukayese amacı taşımıyor; zira Emin Cümeyyil o yıllarda, ABD ve İsrail'in Lübnan ile bölge genelinde yürüttüğü daha geniş çaplı projenin bir parçasıydı.

ABD ve Batılı devletlerin yanı sıra içerideki ve bölgedeki birtakım güçler, Cümeyyil'i güç dengelerinin diğer Lübnanlılarla ipleri tamamen koparmaya ve onları boyunduruk altına almaya elverdiğine ikna etmişti.

Dönemin cumhurbaşkanı, Lübnan'da iç savaşın yeniden alevlenmesine zemin hazırlamakla kalmamış, Şam'ı bombalama tehdidinde de bulunmuştu. Ancak iki yıl bile geçmeden, kendisinin Amerika ile İsrail'in elinde bir oyuncaktan ibaret olduğunu, Lübnan'ın tamamını değil yalnızca bir kesimini temsil ettiğini acı bir şekilde anladı.

Nihayetinde, siyasi temsil gücünün büyük kısmını kaygıyla izlediği bir erime sürecine girdi; iktidardan ayrılmasıyla birlikte Ketaib Partisi de bir çöküş dönemine adım attı.

Jozef Aun, bir Emin Cümeyyil değil. Gerçek bir halk desteğine sahip siyasi bir lider olmadığı gibi, tecrübesi de Mişel Süleyman'ın Lübnan'daki hassas dengeleri yönetme konusunda kendisinden çok daha basiretli olduğunu gösterecek düzeyde bir sınırlılığı gözler önüne seriyor.

Ordu komutanlığı döneminde biriktirdiği bilgi ve tecrübe ise Lübnan siyasi gerçekliğinin karmaşık yapısını ve iç içe geçmiş ilişkilerini kavramasına yetmedi.

Cumhurbaşkanlığı koltuğuna, siyasi güçlerin ve Lübnan halkının ezici çoğunluğunun iradesine rağmen, bir ABD-Suudi Arabistan kararıyla oturan Aun, meseleleri nasıl bir teraziyle ölçtüklerini yalnızca Allah'ın bildiği bir danışman çevresinin de etkisiyle, Lübnan çoğunluğunun hislerine tercüman olduğuna gerçekten inanmış durumda.

Askeri üniformasını zihninden henüz çıkarmadığı gibi, ne anayasayı okuma zahmetine katlandı ne de kendisinden önce bu makamda oturanların tecrübelerine kulak verdi.

Uzun yıllara dayanan deneyimler, Aun'un arkasındaki doğrudan ABD ve Suudi Arabistan desteği ile dolaylı İsrail desteğinin, diğer Lübnanlılara kendi doğrularını dayatma gücü vereceğine dair sarsılmaz bir inançla hareket ettiğini gösteriyor.

Bu minvalde, Jozef Aun ile herhangi bir meseleyi tartışmak faydasız bir çabadan ve zaman kaybından öteye geçmiyor. Fakat Lübnan'ın mevcut gerçekliği, erken bir cumhurbaşkanlığı seçimine giderek iktidarı yeniden yapılandıracak oyun kurallarına izin vermediğinden, "Lübnan topluluklarının" liderleri bu durumu başlarına gelen bir musibet olarak görüyor.

Dolayısıyla, Allah nihai hükmünü verene kadar, karşılarında Jozef Aun adında ürkütücü ve patolojik bir vakayla muhatap olmak dışında bir seçenek kalmıyor.

Bu yüzden Nebih Berri ve Velid Canbolat, bu isme ağaçtan inmesi için merdiven uzatabilecek ya da ileride kendisine hiç kimsenin yardım edemeyeceği bir uçuruma doğru sürüklendiği konusunda onu uyarabilecek yegâne aktörler olarak konumlarını koruyor.

Diğer taraftan, "sönük bir aktivist" olan Nevaf Selam'ın yönettiği bir hükümete sırtını dayaması Aun'un hiçbir işine yaramadı, yaramayacak da. Zira Selam, direnişe karşı ideolojik bir husumet besliyor, halkın siyasi temsiliyetini zerre kadar umursamıyor ve vaktinin geri kalanını geçirmeyi sevdiği yere dönmeden önce sadece geçici bir görev icra ediyor.

Zaman geçtikçe Aun, kendisini yeni bir gerçeklikle bir arada yaşamak zorunda bulacak; Washington ve Riyad'ın kendisine sunduğu kredinin tamamını tükettiğini, bugüne kadar gasp ettiği yetki ve nüfuzun da bu şekilde sürmeyeceğini er ya da geç fark edecek.

Zihniyetiyle 19. yüzyılda yaşayan bu isim -ister cehaletten ister taammüden olsun- Bakanlar Kurulunun yetkilerini çalmanın, ülkenin idaresi açısından çok daha tehlikeli sonuçlar doğuracağını göremiyor.

Yakın gelecekte bir başbakan çıkıp Aun'u gerçek boyutlarına döndürecek, aksi takdirde ülke, Taif Anlaşması'nı temelinden sarsacak büyüklükte bir siyasi çatışmaya sürüklenecek.

Her halükârda Aun, sergilediği bu son cinnet hamlesiyle aslında iyi bir şey yaptı. Pek çok kişi yaşananları geçici bir öfke nöbeti olarak görse de Lübnan'ın geleceği için bu nöbetin sınırlarına kadar varması, Aun'un adaletli temsiliyet ve milliyetçilik hususundaki diğer "yaratıcı" maharetlerini de sergilemesi ve egemenlik konusundaki parlak fikirleriyle kamuoyunu aydınlatmaya devam etmesi çok daha isabetli olacak.

Genel arzunun aksine, bu adamın şu anki çizgisinde ısrar etmesi Lübnan için belki de en hayırlısı; çünkü bu sayede, onu seçenler, destekleyenler ve bugün yaktığı ateşten faydalanmak adına kendisini hiç umursamadan uçuruma doğru itenler de dahil olmak üzere, onun Lübnan için bir kurtuluş fırsatı olduğuna hâlâ inananların gözündeki perde nihayet kalkıyor.

Hizbullah Milletvekili İhab Hammade'nin önceki gün, partinin milletvekillerinin Aun seçilmeden önce onun hakkında yaptıkları değerlendirmelere dair ifşaatları birçok kişiyi şaşırttı.

Oysa bu durum, Aun'un cumhurbaşkanı adayı olarak müzakereler yürütürken Hizbullah'a verdiği vaatlerin arkasındaki gizemi çözmek için iyi bir fırsat sunuyor.

Lübnan ve dışındaki kamuoyunu, ordu komutanı olduğu dönemde Hizbullah ile gerçekleştirdiği toplantıların tutanaklarından haberdar etmek son derece faydalı olabilir; zira bu tutanaklar, direnişin geleceğine dair taahhütlerini, Cibran Basil ve Semir Caca'dan Nebih Berri, Saad Hariri ve Velid Canbolat'a kadar diğer aktörlere yönelik gerçek bakışını ve Suriye ile Lübnan'daki "Sünni aşırılıkçılığa" karşı beslediği açık "ırkçı" yaklaşımı kanıtlar nitelikte.

Derler ki, hafızası zayıf olan yalancının ipliği çabuk pazara çıkar; çok şey söyler ama söylediklerinin çoğunu unutur.

Ne var ki Jozef Aun'un böyle bir tasası yok, o sadece tek bir şeye odaklanmış durumda: "Amerikalılar bana Hizbullah'ı tasfiye etme kararının alındığını, İsrail'in bu görevi tamamlamadan Lübnan'dan çıkmayacağını ve Ahmed Şara'nın bu savaştaki rolünü oynamak üzere bir işaret beklediğini söyledi."

Üstelik bu akılalmaz fikirlerin sahipleri, Lübnan ordusunun Hizbullah'a karşı sert ve saldırgan bir rol üstlenebileceğini de onun zihnine işlemiş vaziyette.

Özetle, Jozef Aun'un peş peşe işlediği günahlar konusundaki bu fevri atılımı, Lübnan'ın çetin gerçekleriyle dizginlenmeden önce maskesinin tamamen düşmesine yarıyor. Ulusal yüksek menfaatler açısından bakıldığında bile, Jozef Aun'un sergilediği bu cinnet, Lübnan'daki yönetim modelinin geleceğine dair tartışmaların üzerindeki tabuyu yıkıyor.

Zira 2008 yılındaki Doha Anlaşması'ndan bu yana zoraki uzatmalara oynayan Taif Anlaşması'nın fiili misyonunu tamamladığı anlaşılıyor.

Lübnan, adı şirket olan bu yapının ortaklık şartlarını yeniden yazmadan önce, elindeki tüm insani ve ekonomik varlıkların kapsamlı bir dökümünü çıkarmakla karşı karşıya.

Çeviri: YDH