Amerikalı gazeteci Tucker Carlson, yayıncı Mario Nawfal'a verdiği mülakatta, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran politikalarını, İsrail ile olan ilişkilerini ve Amerikan siyasi sisteminin perde arkasındaki işleyişini eleştirdi.
YDH - Amerikalı bağımsız gazeteci ve televizyon yayıncısı Tucker Carlson, yayıncı Mario Nawfal'ın programına konuk olarak Orta Doğu'daki savaş gündemi, ABD Başkanı Donald Trump’ın liderlik tarzı, İsrail lobisinin Washington üzerindeki nüfuzu ve küresel jeopolitik dengeler hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Kendi internet televizyonunda yaptığı programlarla milyonlarca kişiye ulaşan Carlson, Trump yönetiminin seçim kampanyası boyunca verdiği sözlerin tam aksine hareket ederek ABD’yi Orta Doğu’da yeni bir savaşın eşiğine getirdiğini belirtti.
Carlson, Trump’a verilen oyların aslında kurulu düzene karşı bir tepki olduğunu vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:
"Trump’a oy vermek, bir Cumhuriyetçiye oy vermek değildi; sisteme karşı bir oydu. Trump sonradan Cumhuriyetçi oldu, aslında öyle biri değildi. Bu oy, büyük meselelerde yani ekonomi ve dış politikada birbirinin tamamen aynısı olan iki partiye karşı bir seçenek arayışıydı. Bu iki parti, ülkedeki çoğu insanın talepleriyle tamamen uyumsuz hareket ediyor. Trump’ın vaat ettiği şey, bu iki partiden farklı, adeta üçüncü bir yol sunmaktı. Sistemi reforme edeceğini, o bataklığı kurutacağını söyledi. Bunu yapabilecek kadar güçlü olduğunu düşündük."
"Bu sistem reform edilemez, demokrasi bir illüzyondan ibaret"
Trump’ın kişisel dostu olduğunu ve kendisini her zaman sevdiğini belirten Carlson, buna rağmen onun nihayetinde Washington’daki yerleşik sisteme boyun eğdiğini ve muhalifleriyle aynı çizgiye geldiğini ifade etti.
Bu durumu büyük bir hayal kırıklığı olarak nitelendiren Carlson, doğrudan şu tespitleri paylaştı:
"Trump’ın sonunda sisteme dahil olması ve ekonomi ile dış politika gibi en büyük sorularda Senato Çoğunluk Lideri Chuck Schumer gibi isimlerle tamamen aynı noktaya gelmesi şok edici. Bu, bir ihanetten çok daha fazlası; bu durum, sistemin aslında içeriden reform edilemeyeceğinin ve bizim kendi paramızla istemediğimiz şeyleri almaya devam edeceğimizin bir kanıtı. Ülke daha da kötüye gidecek. Ancak bundan da öte, artık ortada bir demokrasi kalmadığı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Hükümetin ne yapacağını etkileyebileceğiniz hiçbir demokratik mekanizma yok. Bu herkes için korkutucu bir an. Bu tür anlar devrimlere yol açar. Şunu net olarak söyleyeyim, ben şiddetten nefret ederim ve bunu asla istemem. Ancak insanlar sistemi barışçıl yollarla değiştirmenin hiçbir yolu kalmadığını anladıklarında, ne yazık ki şiddete yönelirler."
"Başkanın iradesi dışında hareket etmeye zorlandığını teyit edebiliriz"
Yayıncı Mario Nawfal’ın, Trump’ın Pensilvanya eyaletinin Butler kentinde uğradığı suikast girişiminin ardından üzerinde ağır bir baskı hissediyor olabileceğine dair sorusunu yanıtlayan Carlson, ABD başkanlarının ülkeyi tek başlarına yönetmediğini ifade etti.
Trump’ın İran’a yönelik askeri hamlelerinin kendi özgür iradesiyle alınmadığını kaydeden Carlson, şu iddialarda bulundu:
"Evet, başkanın baskı altında olduğunu kesinlikle teyit edebiliriz. Kendisinin İran’da bir rejim değişikliği savaşı başlatmak gibi doğal bir isteği yoktu. Bu savaşın risklerini son derece iyi biliyordu. Bu risklerden korkuyordu, bunu bana bizzat kendisi söyledi ama yine de bu adımı attı. Yani bunu kendi iradesi dışında yaptı. Bu durum bize birkaç şeyi gösteriyor: Birincisi, ABD başkanını istemediği bir şeyi yapmaya zorlayan karanlık bir mekanizmanın varlığı. İkincisi ise, Trump ya da ondan önceki başkanlar fark etmeksizin, ABD başkanlarının aslında bu ülkeyi gerçekten yönetmediği, her birinin bir patronu olduğu gerçeğidir. İşte bu farkındalık, toplumsal çöküşe ve devrimlere yol açan şeydir."
Carlson, Butler suikastına ilişkin soruşturmanın bizzat Trump tarafından durdurulduğunu ifade ederek, Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI) eski çalışanlarından Dan Bongino ile yaptığı bir telefon görüşmesini aktardı:
"Trump’ın kendi suikast soruşturmasını kapattığı bir gerçektir. Dan Bongino, aralık ayında kendisiyle konuştuğumda dehşet içindeydi. Saldırgan Thomas Crooks’un sosyal medya paylaşımlarına tesadüfen ulaştım ve FBI’ın bu konuda yalan söylediğini fark ettim. Bongino’yu arayıp bunu sorduğumda telefonda adeta histerik bir tavır takındı. Onu yıllardır tanırım, çok nazik biridir ancak bu konuyu açtığımda tamamen farklı bir insana dönüştü. Çok net bir şekilde korkuyordu. Uzun mesajlaşmalarımız ve telefon görüşmelerimizden sonra bana, 'Bak, bunu git Trump ile konuş. Soruşturmayı kapatan kişi bizzat o' dedi. Kendi canına kasteden bir suikast girişiminin soruşturmasını kapatmanın mantıklı hiçbir açıklaması olamaz."
"İran'a saldırmanın hiçbir mantıklı yanı yok"
İran ile girilen savaşın küresel ekonomi ve ABD çıkarları üzerinde yaratacağı yıkıcı etkileri savaştan yaklaşık on gün önce Trump ile detaylıca konuştuğunu belirten Carlson, eski başkanın bu riskleri tamamen kavradığını ancak lobilerin baskısına yenik düştüğünü belirtti:
"Trump’a şunları söyledim: İran’da rejim değişikliği hedefine ulaşsanız, liderliği tasfiye etseniz bile ülke etnik bir iç savaşa sürüklenecektir. İran nüfusunun sadece yarısı Fars. Silah depoları kontrol edemeyeceğiniz unsurların eline geçecek. Avrupa’yı tamamen çökertecek yeni bir sığınmacı krizi yaşanacak. Ayrıca, Basra Körfezi’nin diğer yakasındaki en önemli müttefiklerimiz olan Körfez ülkeleri doğrudan hedef alınacak ve kendilerini savunacak güçleri yok. ABD’nin Orta Doğu’daki etkisi sıfırlanacak. Hürmüz Boğazı kapatılacak; bu da dünya petrolünün beşte birinin, doğalgazın ve petrokimya ürünlerinin akışının durması demek. Küresel ekonomiyi çökertebilirsiniz. Trump bana 'Biliyorum, biliyorum' dedi. O aptal biri değil, risk yönetimini çok iyi bilir. Ancak tüm bunlara rağmen savaşı başlattı."
Sürecin arkasında İsrail yanlısı zengin bağışçıların ve medya patronu Rupert Murdoch’ın olduğunu kaydeden Carlson, eleştirilerini şöyle sürdürdü:
"Bağışçılar onun tepesine çöktü. Başta Yahudi olmayan ama en agresif olan Rupert Murdoch olmak üzere tüm siyonist bağışçılar baskı yaptı. Trump’a defalarca, 'Rupert senden nefret ediyor, onun tavsiyelerini dinlemek bir tuzaktır. Bu senin yönetimini ve mirasını yok edecek' dedim. George W. Bush döneminde de sosyal güvenlik reformu gibi harika planlar vardı ama o sadece İsrail adına girişilen o trajik hata olan Irak Savaşı ile hatırlanıyor. Trump’a bunu hatırlattım. İran, Irak’ın iki katından daha büyük bir ülke. Ancak o yine de baskıya boyun eğdi. İlk döneminin başından beri Miriam Adelson, Rupert Murdoch ve Benjamin Netanyahu gibi isimler Trump’a Süleymani’nin öldürülmesi ve nükleer anlaşmadan çekilinmesi yönünde kesintisiz baskı uyguladı. Trump bu baskıya on yıl direndi ama şubat sonunda 180 derece döndü."
"İsrail, ABD üzerinden tüm dünyayı yönettiğini düşünüyor"
İsrail’in Amerikan dış politikası üzerindeki mutlak kontrolünü askeri stratejiler üzerinden örneklendiren Carlson, ABD’nin kendi müttefiklerinin güvenliğini hiçe sayarak kaynaklarını İsrail’e aktardığını söyledi:
"İsrail’in Trump ve temsilcileri üzerinde tam bir kontrolü var. Savaşın tam ortasında, Fars Körfezi’ndeki en sadık müttefiklerimiz olan Körfez ülkelerini koruyan hava savunma sistemlerimizi söküp İsrail’e taşıdık. Doha’yı, Abu Dabi’yi, Dubai’yi ve Riyad’ı koruması gereken füzeleri İsrail’e verdik. Bu, kimin patron olduğunu gösteren en net kanıttır. İsrail yönetimi kontrolü elinde tutuyor ve Trump’ın hiçbir egemenliği yok. Ancak adaletin terazisi şaşmaz. Eğer suç işlerseniz cezalandırılırsınız. İsrail Gazze'de masumları katletti, binlerce çocuğu öldürdü ve bunun cezasını eninde sonunda çekecekler. Ben ne anti-semitistim ne de İsrail düşmanıyım; sadece adalete inanan ve masumların öldürülmesinden nefret eden bir insanım."
İsrail toplumunun ve siyasetinin derin bir kibir içinde olduğunu belirten Carlson, şu ifadeleri kullandı:
"İsrail’deki pek çok dostum bana her zaman aynı şeyi söylüyor: 'Buradaki herkes dünyayı bizim yönettiğimizi düşünüyor.' İşte bu, hayatınızı tamamen mahvetmeden hemen önce kapılacağınız türden bir kibirdir. Gurur, düşüşten önce gelir. İsrail, kendisinin bir süper güç olmadığını, Doğu Akdeniz’de korkunç suçlar işleyen ve bu suçların bedelini eninde sonunda çok ağır ödeyecek olan 9 milyonluk küçük bir ülke olduğunu acı yoldan öğrenecek. Onlar kuruldukları günden beri Amerikan yardımlarıyla, adeta devlet yardımıyla yaşayan şımarık bir çocuk gibi davrandılar. Komşularıyla asla iyi geçinmek zorunda kalmadılar çünkü ne zaman başları sıkışsa ya da ne zaman çılgınca bir şey yapsalar ABD hemen arkalarında durdu. Komşularını insan olarak görmüyorlar, onlara hayvan muamelesi yapıyorlar. Bu açıkça Nazi dilidir."
"İfade özgürlüğünü savunmanın bedeli hapse girmek ya da öldürülmektir"
Programın ilerleyen bölümlerinde Mario Nawfal'ın, güçlü lobileri ve sistemi eleştirdiği için susturulmaktan korkup korkmadığı yönündeki sorusuna Carlson, oldukça çarpıcı ve kaderci bir yanıt verdi:
"Susturulmayı kaçınılmaz bir son olarak görüyorum. Bunu kendime acıyarak ya da bir kurban psikolojisiyle söylemiyorum. Hayatımdan son derece memnunum. Ancak gerçek güç sahiplerini rahatsız edecek şeyler söylediğimin farkındayım. Ben bir milyarder değilim, ordum yok, siyasi bir makamım yok. Kendi kulübemde yayın yapan bir podcaster’ım. Fox News’te çalışırken de bir gün kovulacağımı her zaman biliyordum. Kablolu televizyon tarihinin en yüksek reytingli programını yaparken bile bu sonun geleceğini biliyordum ve nitekim geldi. Bugün de bir şekilde susturulacağımı biliyorum. Yağmurun elbet bir gün yağacağını bilmek gibi bir şey bu."
Carlson, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
"Susturulmaktan korkmuyorum çünkü hepimiz eninde sonunda ölümle susturulacağız. Gençlere tavsiyem, her gün ölümü düşünmeleridir. Ölümle doğrudan yüzleşen insanlar, onun yaratacağı kaygılardan özgürleşirler. Önemli olan yaşayıp yaşamayacağınız değil, nasıl yaşayacağınızdır. Ben de susturulana kadar doğru olduğuna inandığım her şeyi söylemeye devam edeceğim. İfade özgürlüğü elitler ya da ezilenler için değil, sadece güç sahiplerinin eleştirilmesini engellemek için kısıtlanır. İfade özgürlüğünü kaybettiğiniz an, totalitarizm çok hızlı gelir. Bu özgürlüğü korumak için acı çekmeyi, işinizden kovulmayı, hapse girmeyi ya da öldürülmeyi göze almalısınız. Ben bu bedeli ödemeye hazırım."