❝Lübnan’ın söz konusu anlaşmanın sonuçlarından en çok etkilenecek alanlardan biri olarak görüldüğü bu dönemde, Aun’un tutumu dikkat çekiyor.❞
Meysem Rizk
YDH- Lübnanlı gazeteci Meysem Rizk, Cumhurbaşkanı Aun’un politikasını eleştirdiği analizinde, Lübnan’ın ABD–İran eksenindeki güç mücadelesinin merkezinde yer aldığını, ancak yönetimin bu gerçeği yok sayarak ülkeyi “jeopolitik bir boşlukta” tutmaya çalıştığını savunuyor. Rizk’e göre Aun’un izolasyon yaklaşımı gerçek bir egemenlik üretmiyor; aksine Lübnan’ı zayıflatıyor ve İsrail’in bölgedeki askeri hareket alanını genişleten bir diplomatik boşluk yaratıyor.
✱✱✱
Cumhurbaşkanı Jozef Aun ile son iki günde görüşen isimlerin aktardığına göre Lübnan, İran ile ABD arasındaki anlaşmaya doğrudan taraf olmadığını ve konuları birbirinden ayırma prensibine bağlı kaldığını ifade ediyor.
Lübnan’ın söz konusu anlaşmanın sonuçlarından en çok etkilenecek alanlardan biri olarak görüldüğü bu dönemde, Aun’un tutumu dikkat çekiyor.
Aun, İsrail ile doğrudan müzakerelerin sürdüğünü belirterek, bu süreci İsrail’in geri çekilmesini sağlayacak somut adımları ve garantileri netleştirmek için bir fırsat olarak kullanmak istediğini vurguladı.
Washington ile Tahran arasındaki mutabakatın Hizbullah için de bir siyasi şemsiye oluşturması ve örgütü, Washington’ın önerdiği yaklaşıma uyum sağlayarak bölgedeki gidişata ayak uydurmaya teşvik etmesi ise oldukça dikkat çekici bir detay.
Aun, Lübnan’a İsrail işgaliyle mücadelesinde güç katabilecek bölgesel değişimlere odaklanmak yerine; ülkeyi jeopolitik manzaradan ve bölge dengelerinden bağımsızmış gibi gösteren, meseleleri zoraki bir şekilde birbirinden ayıran bir siyasi söylem benimsiyor.
Uluslararası çevreler, Washington ile Tahran arasındaki diyalog kanallarının açılma ihtimalini; bunun gerilimi düşürebileceğini ve İsrail’i işgal altındaki Lübnan topraklarından çekilmeye, saldırganlığına son vermeye zorlayabileceğini tartışırken; Cumhurbaşkanı bu yoldan ısrarla uzak duruyor.
Aun, adeta Lübnan’ı güçlendirecek her türlü imkânı peşinen reddetmek istermiş gibi bir tavır sergiliyor.
Cumhurbaşkanı, dün diasporadan gelen Maruni piskopos heyetiyle yaptığı görüşmede, "Lübnan, müzakerelerde kendine özgü bağımsız bir yol izlemekte kararlıdır" diyerek, ateşkesi desteklediğini ve İran dâhil olmak üzere bu sürece katkı sağlayan her ülkeyi memnuniyetle karşıladığını belirtti.
Aun, "Müzakere sürecinin tek sorumlusu Lübnan devletidir ve egemen karar alma yetkisi sadece ona aittir. Bu konuda kimse onun yerine geçemez; gelecekte sağlanacak her türlü çözüm Lübnan devletinin varlığına halel getirilerek değil, devlet aracılığıyla gerçekleşecektir" ifadeleriyle vurgusunu yaptı.
Kısıtlı nüfuzuna rağmen ve İran’ın müzakere sürecinden elde ettiği sonuçlardan yararlanma isteğini açıkça dile getirmese de, "Lübnan, ayın 22'sindeki müzakere oturumuna katılacaktır" diyerek katılımını teyit etti.
Jerusalem Post’a konuşan diplomatik kaynaklara göre İsrail, varılan mutabakat zaptının ateşkesi Lübnan'ı da kapsayacak şekilde öngördüğünü ve İran'ın, İsrail'in bölgesel meseleleri ayrıştırma çabalarının aksine Lübnan sahasını ABD-İran müzakereleriyle ilişkilendirmeyi başardığını kabul ediyor.
Kaynaklar ayrıca, "Lübnan ile yapılacak görüşmelerde, önceki turda varılan mutabakatların yanı sıra, iki ülke arasında normalleşme yönünde atılabilecek adımların da ele alınacağını" ekledi.
Beyrut’ta, yarın Cenevre’de imzalanacağı öne sürülen anlaşmanın ardından gerçekleşecek ilk görüşmede Lübnan heyetinin masaya ne sunacağı veya hangi taleplerle gideceği belirsizliğini koruyor.
Süreci yakından takip eden kaynaklar, en tehlikeli noktanın "devlet tek başına müzakere eder" sloganı olduğunu belirtiyor. Kaynaklara göre bu söylem, bir egemenlik ilkesinden ziyade, taviz verilmesine imkân tanıyan bir siyasi kılıfa ve Lübnan’ın hayrına sonuçlar doğuracak bir projeden kopuşa dönüşmüş durumda.
Eleştirilerini sürdüren aynı kaynaklar, "Cumhurbaşkanının önerdiği yaklaşım, gerçek anlamda egemen bir duruştan ziyade, yabancı güçlerin iyi niyetine bel bağlamayı andırıyor. Lübnan’ın lehine olabilecek bölgesel ve uluslararası dönüşümlerden faydalanmak yerine, ısrarla bağımsızlık söylemini tekrarlayıp yolları ayırmaya çalışmak, ülkenin elindeki siyasi ve stratejik fırsatları boşa harcıyor" ifadelerini kullanıyor.
İsrail ise sahada yarattığı yeni fiili durumlarla bu gidişata yön veriyor. Başbakan Benjamin Netanyahu, hükümetini ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran ile yürüttüğü anlaşmaların dışında tutarak kendi askeri hesaplamalarına odaklanmayı tercih ediyor.
Tel Aviv, 22-24 Haziran tarihlerinde Washington’da yapılması planlanan müzakereler arasındaki zamanı, güneyde yeni bir coğrafi gerçeklik oluşturmak için kullanıyor. Bu strateji; Kfar Tebnit hattında başlatılan askeri operasyonlar ve özellikle Nabatiye’ye hâkim Ali Taher tepesi gibi stratejik noktalara yönelik ilerleme girişimleriyle somutlaşıyor.
Buna karşılık İran, Lübnan’ı bölgesel bağlamından koparan her türlü yaklaşımı reddediyor; Lübnan’daki gerilimin düşürülmesini, Washington ile nükleer meseleler üzerine kurdukları mutabakatın ayrılmaz bir parçası olarak gördüğünü vurguluyor.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, kendileriyle yaşanan gerilimin sona erdirilmesinin Lübnan’daki durumdan bağımsız ele alınamayacağını belirtti.
Bu yaklaşım, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf’ın Cumhurbaşkanı Aun ve Meclis Başkanı Nebih Berri ile yaptığı temaslara da yansıdı.
Söz konusu görüşmeler, İsrail’in konuları birbirinden ayırma çabalarını boşa çıkarmayı ve ateşkesi, Lübnan’ın konumunu güçlendirmek ve iç bütünlüğünü korumak için siyasi bir araç olarak kullanmayı hedefliyor.
El-Ahbar’ın edindiği bilgilere göre Arakçi, son iki gündür görüştüğü Lübnanlı diplomatlara müzakerelerin ana odağının savaşı bitirmek olması gerektiğini vurguladı ve İsrail Lübnan topraklarından çekilmeden savaşın sona ermiş sayılamayacağının altını çizdi.
"Bu şartın ihlali, Mutabakat Zaptı’nın bozulması anlamına gelir ve karşılıksız bırakılmaz" diyen Arakçi, bu ilkenin Lübnan’ın toprak bütünlüğünü korumaya yönelik nihai anlaşmanın temel taşı olacağını belirtti.
Arakçi ayrıca, nihai anlaşma çerçevesinde hiçbir işgalin devam etmeyeceğine dair garantiyi ABD’nin vereceğini ifade ederek, "İsrail’in altmış gün içinde çekilmesini içermeyen hiçbir anlaşma kabul edilemez; çünkü savaşın bitmesi ancak bu çekilmeyle mümkündür" dedi.
Öte yandan Meclis Başkanı Berri, Ayn el-Tine’deki temaslarında, Güney Lübnan’daki mevcut güç dengesi ışığında UNIFIL’in rolünü yeniden teyit etti. Berri, 1701 sayılı kararın tam olarak uygulanmasına kadar bu misyonun varlığının hayati önem taşıdığını vurguladı.
Bu tutum; İsrail’in askeri operasyonlarını genişletmek için kullanabileceği güvenlik boşluklarına ve çekilme gerçekleşmeden önce uluslararası gücün görev tanımında yapılabilecek olası değişikliklere karşı örtülü bir ret anlamına geliyor.
BM Daimi Temsilcisi İmran Rıza’nın da katıldığı UNIFIL Komutanı Tümgeneral Diodato Abagnara ile gerçekleştirilen görüşmede ise ikili bir yaklaşım öne çıktı: Bir yandan Lübnan ordusunun güneydeki rolünü desteklemek, diğer yandan da mevcut uluslararası çerçeveye sadık kalarak, tüm kısıtlamalarına rağmen güvenlik risklerini minimize eden bir faktör olarak UNIFIL’i korumak.
Çeviri: YDH