Gazeteci Jacob Katz, ABD-İran mutabakatının nükleer ve bölgesel tehditleri tamamen ortadan kaldırmadığını, ancak İsrail'in stratejik hazırlık yapabileceği kritik bir zaman dilimi kazandığını analiz ediyor.
YDH- Gazeteci Jacob Katz, Jewish Chronicle için kaleme aldığı analizde, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakatın stratejik açıdan "kötü" bir anlaşma olduğunu ancak İsrail’e operasyonel düzeyde daha güvenli bir ortam sunduğunu savundu.
Katz, ''Hamas ve Hizbullah’ın zayıfladığını'' vurgulayarak, ''İsrail’in bu dönemi yeni bir çatışma turuna hazırlık için kullanması gerektiğini'' ifade ediyor.
ABD ve İran arasında dijital ortamda imzalanan mutabakat zaptı, içeriğindeki belirsizliklerle dikkat çekiyor.
Anlaşmanın İran’ın nükleer silahlanmasını engelleyip engelleyemeyeceği en temel soru olarak öne çıkıyor.
Nükleer denetim mekanizmalarının nasıl işleyeceği, İsfahan’da bulunan 450 kilogram yüksek zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti ve imha süreçlerinin kim tarafından denetleneceği gibi kritik sorular henüz yanıt bulmuş değil.
İsrail tarafında ise İran’ın balistik füze programının kapsam dışı bırakılması ve anlaşmayla İran’a sağlanacak finansal kaynağın Hizbullah ve Hamas gibi yapıların eline geçme ihtimali ciddi endişe yaratıyor.
Katz'a göre, mevcut jeopolitik tablo, İsrail’in 28 Şubat öncesindeki savaş durumuna kıyasla güvenlik açısından daha avantajlı bir konumda olduğunu gösteriyor.
Katz'a göre, 7 Ekim sonrası süreç, İsrail’in güvenlik duygusunu derinden sarsmış olsa da sahadaki askeri sonuçlar farklı bir gerçekliğe işaret ediyor.
Hamas Gazze’de varlığını sürdürse de saldırı kapasitesini yitirmiş durumda. Hizbullah ise Lübnan’daki köklü yapısına rağmen, 8 Ekim 2023 tarihindeki savaş gücünden oldukça uzak.
Bu durum Natanz ve Fordo’daki santrifüjlerin sonsuza dek duracağı anlamına gelmese de, İsrail için "stratejik bir varlık" olan zamanın kazanılmasını sağlıyor.
İsrail’in üç temel önceliği
İsrail’in bu süreçte istikrarı korumak için üç ana strateji belirlemesi gerekiyor:
• İstihbarat: İran’ın gizli faaliyetlerini gerçek zamanlı tespit edebilmek adına istihbarat kapasitesine yönelik yatırımlar artmalı.
• Siyasi-askeri bütünleşme: Askeri gücün tek başına yeterli olmadığı anlaşıldı; Lübnan örneğinde olduğu gibi, askeri eylem ile siyasi süreçlerin birbirini tamamlaması zorunlu hale geldi.
• Tek başına hareket etme iradesi: İsrail, bir gün İran’a karşı tek başına hareket etmek zorunda kalabileceği ihtimalini göz ardı etmemeli; 1981 ve 2007'deki operasyonlarda olduğu gibi kendi güvenliğini sağlama hakkını saklı tutmalı.
Katz, analizini mutabakatın bir barış anlaşması olmadığını vurgulayarak noktalıyor:
"İsrail, Washington’daki her kararı kontrol edemeyebilir ancak kendi hazırlığını ve gerektiğinde harekete geçme iradesini kontrol etmek zorundadır."