Yeni bir bölgesel düzenden söz etmek için henüz erken olsa da, mevcut işaretler bölgedeki birçok aktörün istikrarsızlığın maliyetinin diyalog maliyetinden daha yüksek olduğu sonucuna vardığını gösteriyor.
Ahmet Erdem
İran ve ABD arasındaki son gelişmeler, nihai akıbetlerinden bağımsız olarak, önemli bir gerçeği bir kez daha ortaya koydu: Batı Asya'nın güvenlik ve ekonomik denklemleri, İran'ın rolü dikkate alınmadan tasarlanamaz.
Bölgesel aktörlerin bu sürece tepkileri de dikkat çekiciydi. İsrail gelişmeleri ihtiyat ve endişeyle takip ederken, birçok Arap ülkesi gerilimin azalmasını memnuniyetle karşıladı.
Bu memnuniyet, Tahran ile Arap başkentleri arasındaki anlaşmazlıkların sona erdiği anlamına gelmemeli; aksine, her şeyden önce bölgede geniş çaplı bir çatışmanın maliyetlerine ilişkin ortak endişelerinin bir yansımasıdır.
Son yıllarda Fars Körfezi'ndeki Arap ülkeleri, ekonomik kalkınma, yabancı yatırım çekme, turizm ve küresel ticaret merkezleri haline gelme konusunda büyük yatırımlar yaptılar.
Bu açıdan bakıldığında, bölgenin enerji güvenliğini, denizciliğini ve ticaretini tehdit eden her türlü askeri çatışma, doğrudan ulusal çıkarlarıyla çelişiyor.
Bu nedenle, Tahran ile Washington arasındaki gerilimin azalması, birçok Arap hükümeti için tamamen siyasi bir tercih değil, ekonomik bir zorunluluk olarak görülüyor.
Bu arada, Hürmüz Boğazı bölgesel güç dengesinde en önemli belirleyici faktörlerden biri olmaya devam ediyor.
Dünya enerji ihracatının önemli bir kısmı bu güzergahtan geçiyor ve buradaki herhangi bir istikrarsızlık bölge ötesi etkiler doğurabiliyor.
Bu jeopolitik konum, İran'a hiçbir bölgesel veya küresel gücün kolayca görmezden gelemeyeceği bir rol veriyor.
Ancak bu gelişmeleri bir tarafın "tam zaferi" veya diğer tarafın "kesin yenilgisi" olarak yorumlamak, bölgenin karmaşık gerçeklikleriyle örtüşmüyor.
İran'ın bazı Arap ülkeleriyle olan anlaşmazlıkları devam ediyor ve karşılıklı güvenlik endişeleri ortadan kalkmış değil.
Ayrıca İran ile İsrail arasındaki rekabet, bölgedeki gelişmelerin en önemli eksenlerinden biri olmaya devam ediyor.
Bugün her şeyden önce gözlemlenen, bu rekabetlerin yönetim şeklindeki değişimdir.
Geçmiş yılların deneyimi, bölgenin ana aktörlerini ortadan kaldırmaya veya tamamen izole etmeye dayalı stratejilerin kalıcı istikrar sağlayamadığını gösterdi.
Buna karşılık, siyasi gerçekçilik geçmişe kıyasla bölgesel hesaplamalarda daha fazla yer buluyor; öyle bir gerçekçilik ki, aktörler anlaşmazlıkların zirvesinde dahi diyalog ve kriz yönetimi kanallarını korumak zorundalar.
Belki de son gelişmelerin en önemli mesajı, Batı Asya'nın giderek "sürekli çatışma" mantığından "rekabeti yönetme" mantığına doğru ilerlediğidir.
Yeni bir bölgesel düzenden söz etmek için henüz erken olsa da, mevcut işaretler bölgedeki birçok aktörün istikrarsızlığın maliyetinin diyalog maliyetinden daha yüksek olduğu sonucuna vardığını gösteriyor.
Nihayetinde, bu sürecin başarısı veya başarısızlığı ilk bildirilerde ve anlaşmalarda değil, tarafların siyasi mutabakatları sürdürülebilir güvenlik ve ekonomik mekanizmalara dönüştürme yeteneklerinde belirleyici olacaktır.
Eğer böyle bir yol izlenirse, bölge denklemlerinde yeni bir aşamanın başlangıcından söz edilebilir; rakipleri ortadan kaldırmanın değil, anlaşmazlıkları yönetmenin bölge politikasının ana ekseni olacağı bir aşama.