"Bu Mutabakat Muhtırası çatışmayı bitirmemiş, bilakis onu yeniden tanımlamıştır. İran’ı meşruiyeti tanınmış bölgesel bir güç olarak tescil etmiş, İsrail’in kendi şartlarını dayatmadaki başarısızlığını mühürlemiş ve Birleşik Devletler’i daha gerçekçi bir yaklaşıma mecbur bırakmıştır."
Muin er-Rıfai
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Muin er-Rıfai, ABD ve İran arasında imzalanan Mutabakat Muhtırası’nı, Direniş Ekseni’nin sahadaki stratejik üstünlüğünün bir belgesi olarak analiz ediyor. Yazar, Trump yönetiminin "bitmek bilmeyen savaşları sonlandırma" retoriğini, İran’ın bölgesel caydırıcılığına ve vekil güçlerinin (Yemen, Lübnan, Irak) bütünleşik hareket kabiliyetine karşı verilmiş bir taviz olarak yorumluyor. Rıfai'ye göre, İsrail’in askeri hedeflerine ulaşamaması ve Filistin davasının küresel gündeme geri dönmesi, bölgesel dengeleri normalleşme süreçlerinin aleyhine, İran ve müttefiklerinin lehine kalıcı olarak değiştirdi.
Amerika-İran Mutabakat Muhtırası’nı, onu doğuran "meydan"dan [1] bağımsız okumak kabil değildir. Zira müzakere masasında cereyan edenler, direniş cephelerinin [2] savaş ayları boyunca tahkim ettiği o sarsılmaz sebatın siyasi bir tercümesinden ibarettir; öyle bir sebat ki İran, Gazze, Güney Lübnan, Yemen ve Irak halkları bunun bedelini kanlarıyla ve emniyetleriyle ödemiştir. Bu muhtıra savaşı nihayete erdirmiş değildir; bilakis kuvvet yoluyla nelerin dikte edilebileceğinin sınırlarını tespit etmiş ve saldırgan projenin ilan edilen hedeflerinden hiçbirine ulaşamadığını itiraf eden yeni bir vakayı tescil etmiştir.
Amerikan siyasetindeki o keskin kırılma anı, Başkan Trump’ın "Ortadoğu’nun bitmek bilmeyen savaşlara değil, istikrara ihtiyacı var" dediği an yaşanmıştır. Bu cümle, zamanlaması ve bağlamı itibarıyla, İran’a yöneltilen darbelerin onun jeopolitik konumunu değiştirmediğine ve elindeki güç unsurlarını söküp alamadığına dair bir ikrardır. Bu itiraftan önce, Başkan Yardımcısı J.D. Vance çok daha sarih bir açıklamada bulunmuş; İran ile girilecek herhangi bir topyekûn savaşın Birleşik Devletler’i yeni bir "bataklığa" [3] sürükleyeceğini kabul etmiştir. Bu kelam, İran’ın "caydırıcılığının" [4] sarsılmadığının ve Tahran ile müttefiklerinin uzun soluklu bir savaşı idare etme kabiliyetinin Amerikan beklentilerini aştığının idrak edildiğini yansıtmaktadır.
Muhtıranın maddeleri, Amerika'nın yaklaşımında derin bir kaymaya işaret etmektedir. Zira karşı karşıya gelişin başında masaya sürülen; nükleer programın tasfiyesi, zenginleştirilmiş uranyumun dışarı çıkarılması, füze programı ve İran’ın müttefikleriyle olan münasebetleri gibi talepler, müzakere masasında bambaşka bir kalıba dökülmüştür: Uranyum zenginleştirme faaliyetinin yüksek seviyelerde uluslararası denetim kaydıyla İran dahilinde kalması, yaptırımların kademeli olarak kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve yeni mali mekanizmaların tesisi... Bunlara ilaveten Başkan Trump’ın, İran’ın balistik füze sahibi olma hakkını alenen tanıması ve muhtıranın İran’ın müttefiklerini resmen ikrar etmesi de cabasıdır. Bu dönüşüm, İran’ı ehlileştirmenin yahut direnişin imkanlarını kurutmanın artık mümkün bir seçenek olmadığının ameli bir itirafıdır.
İran bu savaştan, askeri altyapı ve komuta kademesi düzeyinde gerçek kayıplar vererek çıkmıştır; ancak bu fedakarlıkları, bölge düzenlemelerinde vazgeçilemez bir taraf olma konumunu tahkim etmek için kullanmıştır. Muhtıra, Hürmüz Boğazı’nın açık tutulmasını anlaşmanın imzalanmasına bağlamakta ve Tahran’ın Körfez güvenliğindeki rolünü fiilen tanımaktadır. Keza, Lübnan’daki ateşkesin İsrail’in tamamen çekilmesiyle neticelenebilecek bir sürece bağlanması, İran’ın bölgesel nüfuzunu nükleer dosyadan koparılamaz bir müzakere aracı olarak kullanma maharetini göstermektedir. Böylelikle Tahran’ın öteden beri yinelediği "Bölge güvenliği İran olmaksızın tesis edilemez" retoriği, siyasi bir söylem olmaktan çıkıp muhtıra metnine dercedilen bir hakikate dönüşmüştür.
Aynı çerçevede, müzakere neticelerini Direniş Ekseni'nin diğer bileşenlerinin performansından ayrı düşünmek mümkün değildir. Yemen’de Ensarullah kuvvetleri, Kızıldeniz ve Babülmendep üzerinden benzeri görülmemiş bir deniz denklemi dayatmayı başarmış; Yemen coğrafyasının küresel ticaret ve işgal rejiminin güvenliği üzerinde ne denli etkili olabileceğini ispat etmiştir ki bu, Washington üzerinde merkezi bir baskı unsuru teşkil etmiştir. Irak’ta ise direniş grupları sahadaki lojistik desteğini sürdürmüş, İsrail’in derinliklerine nitelikli darbeler indirerek Irak coğrafyasının "bütünleşik caydırıcılık" stratejisi dahilinde faal bir cepheye dönüştüğünü teyit etmiştir. Sahalar arasındaki bu bütünleşme [5], düşmanın herhangi bir cepheyi tecrit etme fırsatını elinden almış ve savaşı durdurmayı Amerika için acil bir talep haline getirmiştir.
Lübnan’da ise Hizbullah, güney sınırlarına dair her türlü düzenlemede kendisi baypas edilemeyecek bir aktör olduğunu ispatlayarak bu süreçten çıkmıştır. Lider kadrosunu ve toplumsal tabanını hedef alan ağır saldırılara rağmen Hizbullah, çatışma denklemlerini dayatma kabiliyetini korumuş; saha gücü olmaktan çıkıp herhangi bir anlaşmanın "garantör gücü" olma vasfına evrilmiştir. Bu evrilme, silahsızlanmanın artık bir Amerikan şartı olarak masada bulunmadığı, Washington’un en fazla bu silahın kullanımının tanzim edilmesini talep edebileceği manasına gelmektedir. Daha da önemlisi, bu silah artık sadece Lübnan’ın bir iç meselesi değil, geniş bir bölgesel çerçevenin parçasıdır. Güneyde, Bekaa’da ve Dahiye’de halkın ödediği bedel şüphesiz ağırdır; ancak bu bedel, İsrail’in her türlü ihlalini direnişin sessiz kalamayacağı uluslararası-bölgesel bir anlaşmanın çiğnenmesi sayacak bir konumu perçinlemiştir.
Gazze’deki direniş hareketleri ve Filistinli gruplar ise düşmanın askeri ve sivil altyapının büyük kısmını imha ettiği varoluşsal bir savaş vermiştir. Lakin "normalleşme" [6] süreçlerinin unutturmaya çalıştığı Filistin davasını yeniden dünya gündeminin merkezine taşımayı başarmışlardır. Gazze halkının bombardıman altındaki metaneti, tehcir teşebbüslerine rağmen topraklarındaki sebatı ve düşmanın stratejik bir başarı elde edemeyişi; Gazze’ye dair hiçbir düzenlemenin sahadaki etkin güçler dikkate alınmadan hayata geçirilemeyeceğini kanıtlamıştır. Amerika-İran mutabakatı, Filistinli direniş hareketlerini tanınmış bir bölgesel ağın içine yerleştirmekte ve rollerini yeniden tanımlamaları için onlara -her ne kadar Arap ve uluslararası baskılar sürse de- siyasi bir alan açmaktadır.
Körfez ülkeleri, bu muhtıranın kendi güvenliklerini yeniden tanımlamak için bir pencere açtığını idrak etmektedir. İran’ın boğazların güvenliğindeki rolünün tanınması, Körfez başkentlerine "çatışma mantığından denge mantığına" geçme imkanı vermektedir. Bu, Washington’a olan tek taraflı bağımlılıktan ortaklıkların çeşitlendirilmesine ve daha önemlisi, bölge güvenliğinin dışarıdan dikte edilmek yerine bölge halkları ve hükümetleri eliyle içeriden inşa edileceği denklemine geçiştir. Savaşın gerçekleri tarafından dayatılan Körfez güvenliği ile Filistin istikrarı arasındaki mecburi bağ, Filistin davasını bölgesel güvenlik denkleminin kalbine iade etmektedir. Bu durum, arzu ettikleri takdirde Arap devletlerine İsrail karşısında ellerini güçlendirecek yeni kozlar sunmaktadır.
Bu bağlamda savaşın neticeleri göstermiştir ki, artık "normalleşme"yi Filistin davasından ve direnişin tesis ettiği yeni dengelerden kopuk, teknik yahut ekonomik bir seçenek olarak ele almak mümkün değildir. Trump’ın "Ortadoğu’daki her anlaşma tüm tarafların çıkarlarını gözetmelidir" şeklindeki beyanı, zımnen Filistinlileri görmezden gelmenin artık bir seçenek olmadığı manasına gelmektedir. Keza Netanyahu’nun "İsrail baskı altında taviz vermeyecektir" şeklindeki ikrarı, normalleşmenin eski şartlarla sürmesini artık garanti etmeyen bölgesel iklimden duyulan endişeyi yansıtmaktadır. Pratikte bu muhtıra normalleşmeyi gömmemiş, fakat onu o "şartsız ve hızlı" mecrasından çıkararak çatışmanın kabuğunu değil özünü ele alan siyasi bir sürece bağlamıştır.
Netice itibarıyla; bu Mutabakat Muhtırası çatışmayı bitirmemiş, bilakis onu yeniden tanımlamıştır. İran’ı meşruiyeti tanınmış bölgesel bir güç olarak tescil etmiş, İsrail’in kendi şartlarını dayatmadaki başarısızlığını mühürlemiş ve Birleşik Devletler’i daha gerçekçi bir yaklaşıma mecbur bırakmıştır. En önemlisi ise direniş hattının sabır ve fedakarlıkla oyunun kurallarını değiştirmeye muktedir olduğunu ispat etmiştir. Bugün bölgesel manzara, kapalı kapılar ardındaki diktelerin değil, halkların sebatının ve sahadaki ateşin [7] yazdığı denklemlere göre güç dengelerinin tanzim edildiği bir merhaleye girmektedir. Birilerinin marjinalleştirmeye çalıştığı Filistin, yeniden kalbe dönmüştür. Gelecek merhalenin üzerine inşa edileceği en büyük stratejik meyve işte budur.
[1] Arap siyasi literatüründe "meydan", sadece fiziksel savaş alanını değil, siyasi iradenin çelikleştiği ve güç dengelerinin fiilen belirlendiği "realite sahasını" ifade eder. "Müzakere masası"nın zıddı olarak kullanılır. (ç.n.)
[2] Bu terim, 1979 İran Devrimi sonrası şekillenen ve son yirmi yılda kurumsallaşan, devlet dışı aktörlerin (Hizbullah, Hamas, Ensarullah) devlet düzeyindeki aktörlerle (İran, Suriye) stratejik eşgüdümünü ifade eder. Yazar, bu yapıyı bir "tercüme" (siyasi karşılık) öznesi olarak görür. (ç.n.)
[3] N-q-' (نقع) kökünden; suyun birikip kokuştuğu yer. Amerikan askeri terminolojisindeki "quagmire" (Vietnam, Afganistan için kullanılır) kavramının Arapça karşılığıdır. Trump ve Vance’in bu kelimeyi kullanması, "zafer" umudunun yitirildiğini ve sadece "kaybolmamaya" çalışıldığını simgeler. (ç.n.)
[4] Rad' kökü, bir şeyi engelleyerek geri çevirmek demektir. Uluslararası ilişkilerde "deterrence" karşılığıdır. Metinde İran’ın caydırıcılığının "صمد" (samada - dimdik ayakta kaldı) fiiliyle nitelenmesi, pasif bir savunmadan ziyade aktif bir direnci betimler. (ç.n.)
[5] Son yıllarda direniş ekseninin geliştirdiği, bir cephedeki savaşın diğer tüm cepheleri (Lübnan, Yemen, Irak, Gazze) harekete geçirmesi esasına dayanan doktrindir. (ç.n.)
[6] Taba‘a (طبع) kökünden; bir şeyi "tabii/doğal" hale getirmek. İsrail ile Arap devletleri arasındaki ilişkilerin diplomatikleşmesini ifade eden teknik terimdir. (ç.n.)
[7] "Kapalı kapılar ardındaki dikteler" (imlaâtü’l-gurafi’l-muğlaqa) ile "sahadaki ateş" (nîrânü’l-meydân) arasındaki karşıtlık (mukabele), yazının kalbidir. Kararların kalemle değil, namluyla ve sebatla yazıldığı imgesi pekiştirilir. (ç.n.)