❝Kurtuluş olarak sunulan bir teslimiyet belgesi, nihai başarı olarak pazaralanan bir başarısızlık ve sahadaki karmaşık gerçekliğin, içi boş egemenlik sloganlarına indirgenmesi...❞
Hüseyin Sabra
YDH- El-Ahbar yazarı Hüseyin Sabra, ABD öncülüğündeki Lübnan-İsrail anlaşmasının içeriğini analiz ettiği yazısında, anlaşmanın halk, direniş ve bölgedeki müttefikler nezdinde hiçbir bağlayıcılığının olmadığını; dolayısıyla "hükümsüz" olduğunu belirterek, yetkililerin karar alma yetkisini halkın iradesi üzerinden sorguluyor.
✱✱✱
Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, dün gece imzalanan anlaşmayı "tam egemenliğin yeniden tesisine yönelik ilk adım" olarak nitelemekte gecikmedi; oysa sahadaki siyasi gerçekler ve İsrail’in konuya dair açıklamaları, çatışmaların durması noktasında somut bir değişime işaret etmiyor.
Aksine bu durum, güneydeki yeni güvenlik statükosunun pekiştiğini, İsrail'in saldırılarını meşrulaştırdığını ve işgal güçlerine, bulunduğu köylerde kalıcılık sağlayan yeni bir manevra alanı açtığını gösteriyor.
Aun konuşmasında, anlaşmayı egemenlik adına bir zafer gibi sunarken, "Lübnan'ın devlet egemenliğini tüm toprakları üzerinde, tek bir zerresi dahi eksilmeden geri kazanması" ve "özgürleşen topraklara eksiksiz dönüş" gibi oldukça ağır ifadeler kullandı.
Ne var ki bu söylem, temel bir gerçekle taban tabana zıt: Güney özgürleşmedi, işgal sona ermedi. Sızdırılan metinlere göre anlaşmanın kendisi, İsrail’in çekilmesi için net bir takvim ya da saldırıları durdurmaya dair bağlayıcı garantiler içermiyor; bilakis, saldırganlığın devamına Lübnan’ın "tam" onayını veren bir nitelik taşıyor.
Aun’un "devleti asli konumuna döndürme" ve "silahları devlet denetimine alma" yönündeki söylemlerinin aksine, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, yoruma yer bırakmayan net bir tutum sergileyerek şu vurguyu yapıyor:
"İsrail, Hizbullah silahsızlandırılana dek güvenlik bölgesinde kalmaya devam edecektir. İsrail güçlerinin Lübnan'dan çekilmesi, ancak Hizbullah silahsızlandırıldığında gerçekleşecektir."
Bu açıklamalar, yalnızca Lübnan'a egemenlik üzerinden bir şart koşmakla kalmıyor, aynı zamanda devlet sınırlarını aşan bir siyasi ve güvenlik denklemini de dayatma girişimini yansıtıyor.
Olay bununla da sınırlı değil; Netanyahu daha ileri giderek, çerçeve anlaşmasını "İsrail'i Güney Lübnan'dan çekilmeye zorlamaya çalışan İran'a indirilmiş bir darbe" olarak nitelendiriyor ve bu anlaşmanın "İran ile Hizbullah’ın Lübnan’da hiçbir rolü olmadığını teyit ettiğini" öne sürüyor.
Tartışma böylece Lübnan'ın iç meselesi olmaktan çıkıp, işgali meşrulaştıran, direniş fikrini tasfiye eden ve siyasi-ekonomik baskılarla Lübnan'ı tamamen İsrail’in çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn eden bir çatışmanın parçası haline geliyor... hem de sadece İsrail'in çıkarları doğrultusunda!
Bu tutumların en tehlikeli boyutu, Netanyahu'nun şu sözlerinde saklı: "Lübnanlı sakinlerin kontrolümüz altındaki güvenlik bölgesine dönmelerine izin vermeyeceğiz." Bu, "sınır şeridi" kavramının yeni bir kılıfla hortlatılmasından başka bir şey değildir; işgali farklı isimler altında sürdüren ve İsrail’e Lübnan coğrafyası ile buradaki halkın hareket alanını kontrol etme yetkisi veren bir yaklaşımdır.
Peki, özgürleşen topraklar nerede Sayın Cumhurbaşkanı? Halkın dönüşü nerede? Konuşmanızda bahsettiğiniz fedakarlıkların meyveleri nerede?
Siyasi söylem ile sahadaki gerçeklik arasındaki ilk çatlak burada beliriyor. İşgal güçleri köylere yerleşmişken ve ucu açık güvenlik bahaneleriyle askeri operasyonlarını sürdürürken, nasıl olur da "tamamen özgürleşmiş topraklardan" söz edilebilir? Üstelik anlaşma, Lübnan makamlarının onayıyla "yeni çatışma kuralları" adı altında bu saldırganlığın meşruiyetini tescillerken, bu metin nasıl olur da saldırıların sonu olarak pazarlanabilir?
İkinci çelişki, anlaşmanın niteliğinde yatmaktadır. Bu metin, İsrail’e somut yükümlülükler getiren bir uzlaşıdan ziyade, gerilimi yüzeysel bir şekilde perdeleyen ve temel meseleleri öteleyen "gevşek bir çerçeve anlaşması" görünümündedir. Aun’un "çerçeve anlaşması" ifadesini kullanması basit bir dil tercihi değil; aksine, ortaya çıkan tablonun nihai bir çözümden ziyade, başarısız bir müzakere sürecinin ilk adımı olduğunu itiraf eden bir yaklaşımdır. Buna rağmen, kamuoyuna tam bir zafer gibi pazarlanmaktadır.
Aun’un konuşmasındaki üçüncü boyut ise, "Lübnan halkının fedakarlıklarını" anlaşmayı meşrulaştırmak için bir araç olarak kullanma çabasıdır. Halkın direnişini, bu anlaşmayla "fedakarlıkların karşılığı" şeklinde tanımlıyor.
Ancak bu söylem, beraberinde şu kaçınılmaz soruyu getiriyor: Fedakarlıkların karşılığı; ne bombaları susturan, ne toprakları özgürleştiren, ne de esirlerin serbest kalmasını sağlayan bir anlaşmayla mı alınır? Yoksa düşmanı topyekûn çekilmeye zorlayan bir caydırıcılık denklemi kurarak mı?
Aun’un "dostu" Donald Trump yönetimine yazdığı teşekkür mektubu, anlaşmanın daha geniş siyasi bağlamından bağımsız değerlendirilemez.
Amerika’nın "Lübnan’ın tutumunu desteklediği" iddiasını övmek, Washington’ın İsrail’in askeri ve siyasi üstünlüğünün başlıca hamisi olduğu gerçeğini görmezden gelmektir.
ABD arabuluculuğunda varılan herhangi bir mutabakatın, İsrail’in çıkarlarını aşmayan bir tavanı olduğu açıktır.
Bu durum, "Lübnan’ın bağımsızlığına destek" söylemini siyasi bir olgudan ziyade, içi boş bir diplomatik klişeye dönüştürmektedir; ancak Lübnan'da bunu görebilenlerin sayısı oldukça azdır.
Sonuç olarak Aun’un konuşması, yaşananların dürüst bir tasviri değil, olayları yatıştırıcı bir anlatıyla yeniden kurgulama çabasıdır: Kurtuluş olarak sunulan bir teslimiyet belgesi, nihai başarı olarak pazaralanan bir başarısızlık ve sahadaki karmaşık gerçekliğin, içi boş egemenlik sloganlarına indirgenmesi...
Dün gece yaşananlar, Aun ve ekibinin iddia ettiği gibi Güney'in kurtuluşunun başlangıcı değil; Güney'in teslimiyeti ve çatışma yönetiminin, işgalin lehine olacak şekilde yeniden düzenlenmesi gibi görünüyor.
Bu şartların başında direnişin silahsızlandırılması gelirken, Lübnan halkından bunun "tam egemenliğe doğru bir adım" olduğuna inanması bekleniyor. İşte resmi söylemin kabul etmekten kaçındığı temel paradoks budur.
Bu söylem ışığında, İsrail'in gerçek niyetini yok sayan yaklaşımlara bel bağlamanın ne denli tutarlı olduğu sorusu doğmaktadır.
Yine bu açıklamalar çerçevesinde, "silahların devlet tekeline alınması" çağrısı; direnişin tüm taraflarla uzlaşmaya açık olduğunu defalarca beyan ettiği içsel bir çözüm arayışından ziyade, düşmanın dayattığı şartlara boyun eğmekten başka bir anlam taşımamaktadır.
İsrail’in işgali sürdüreceğini açıkça beyan ettiği ve çekilmeyi, Lübnan’ın iç dengelerini kökünden sarsacak güvenlik şartlarına bağladığı bir ortamda, tam egemenlikten nasıl bahsedebiliriz?
Her halükarda, Lübnan yetkilileri tarafından imzalanan bu aşağılayıcı mutabakat:
• Lübnan'daki vatanseverleri bağlamaz.
• Lübnan halkının kahir ekseriyetini bağlamaz.
• Direnişi bağlamaz.
• Hatta Lübnan egemenliğinin başlıca dayanağı olan İran’ı dahi bağlamaz.
Bu anlaşma hükümsüzdür; Lübnan'daki direnişçiler ve onurlu insanlar için yok hükmündedir.
Çeviri: YDH