Körfez ülkeleri savaşın derslerini uygulamıyor

img
Körfez ülkeleri savaşın derslerini uygulamıyor YDH

"Körfez ülkelerinin hanesine yazılabilecek tek olumlu puan, Birleşik Arap Emirlikleri haricinde, ABD’nin kendilerini İran’a karşı bir savaşa sürükleme girişimlerine direnmiş olmalarıdır."




Hüseyin İbrahim

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin İbrahim, ABD ile İran arasındaki mutabakat muhtırasının, Washington'ın son dönemdeki kışkırtıcı adımları ve rejim içindeki İsrail yanlısı kanadın sabotaj girişimleri sebebiyle tehlikeli bir sarsıntı yaşadığını vurguluyor. Tahran, elde ettiği askeri ve diplomatik kazanımları korumak adına anlaşma ihlallerine sahada doğrudan karşılık verirken, Körfez ülkeleri ortak bir güvenlik vizyonu geliştiremeyerek ABD'ye bağımlı kalmaya devam ediyor. Bölgedeki savaşın her iki kıyıyı da kaçınılmaz olarak yıkıma sürükleyeceğini vurgulayan İbrahim, Körfez rejimlerinin sadece edilgen bir direnç göstermekle yetinmeyip kendi geleceklerini güvence altına alacak bağımsız ve aktif adımlar atması gerektiğini ifade ediyor.

ABD ile İran arasında son günlerde yaşanan karşılıklı darbeler, iki taraf arasında imzalanan mutabakat muhtırasını, imzalanışından bu yana en tehlikeli dönemece sürükleyen yegâne gelişme değil.

ABD’nin anlaşmaya yönelik tutumunda yaşanan ani değişime dair soru işaretleri uyandıran başka gelişmeler de mevcut.

Esasen ABD’nin İran’a yönelik eğilimlerinde bu tür dalgalanmalar ilk kez görülmüyor; nitekim savaşla ve müzakerelerle geçen son aylarda, Washington’ın son dakikada attığı geri adımlar muhtıranın imzalanmasını defalarca ertelemişti.

Son günlerde yaşanan her şey, Washington’ın bilinçli bir planı gibi görünüyordu. Bu süreç, nihai anlaşmaya varmak için belirlenen altmış günlük sürenin ortasında, Tahran’ı kışkırtacak şekilde, Hürmüz Boğazı’ndaki Umman geçidinin açılması için Maskat’a baskı yapılmasıyla başladı.

Ardından, yine ABD’nin dayatmasıyla, İran’a karşı son iki savaştan önceki dönemi hatırlatan sert bir dilin benimsendiği ABD-Körfez Bakanlar Toplantısı geldi.

Bu gelişmeleri Lübnan cephesinde yaşananlardan bağımsız ele almak da mümkün değil; zira Körfez-ABD ortak bildirisinin yarısı Lübnan’daki duruma ayrılmıştı.

Bildiri, Lübnan’a yönelik savaşın tüm cephelerde durdurulmasını ve işgal güçlerinin Güney Lübnan’dan çekilmesini öngören mutabakat muhtırasının ilk maddesiyle tamamen çelişen, ABD ve İsrail menşeili yaklaşımı birebir sahipleniyordu.

Bu tablo önümüze iki olasılık koyuyor: Birincisi, Trump’ın en başından beri yalan söylediği ve ara seçimler öncesinde petrol fiyatlarını düşürerek üzerindeki iç siyasi baskıyı hafifletecek geçici bir anlaşma peşinde koştuğu; ikincisi ise ABD yönetimi içinde, İsrail’e en yakın duran çevrelerin mutabakat muhtırasını baltalama girişiminde bulunduğu ve Trump’ın bu girişime şans vermekten geri durmadığıdır.

Trump, tıpkı İran ile anlaşmaya varılmasını engellemeye yönelik geçmiş girişimlerde yaptığı gibi, siyasi faturasının ağırlaşacağını hissettiği an bu süreci yeniden durdurma niyetindedir.

ABD’nin anlaşmayı kasıtlı olarak sabote ettiği varsayımını güçlendiren bir diğer veri ise, bu gelişmelerin merkezindeki isim olan Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Körfez toplantısının hemen ardından Washington’a dönerek Lübnan ile İsrail arasındaki “çerçeve anlaşması”nın son müzakerelerini ve imza sürecini bizzat yönetmesidir.

Rubio, İran ile müzakereleri yürüten ve bu yüzden İsrail ile sürtüşen Başkan Yardımcısı JD Vance’in aksine, yönetim içindeki İsrail yanlısı kanadın öncülüğünü yapıyor.

Ne var ki ABD-İsrail savaşının arzulanan hedeflere ulaşamamış olması, bu mükerrer girişimlerin aynı kısırlığı üretmekten başka bir işe yaramayacağını gösteriyor.

Tam da bu nedenle Tahran, savaş sürecinde elde ettiği kazanımlara sıkı sıkıya sarılıyor ve nitekim en son Umman geçidinden geçmeye çalışan gemilerin hedef alınmasında olduğu gibi, ABD’nin anlaşmayı ihlal eden her adımına sahada karşılık veriyor.

Körfez ülkelerine gelince; bildiriye onay vererek ABD’ye somut bir taahhütten ziyade içi boş vaatler sunmuş olsalar da bu durum, savaş boyunca sergiledikleri zafiyetin sürdüğünü kanıtlıyor.

Çatışan tarafların ateş hattında kalan ve gidişata etki edecek hiçbir gücü bulunmayan bu ülkeler, çatışmaların yeniden başlaması halinde kendilerini yine aynı açmazın ortasında bulacak.

Körfez devletlerinin, savaşın yarattığı denge durumundan faydalanarak karar alma süreçlerindeki ağırlıklarını artırmaları gerekirdi.

Fakat bunun yolu, Körfez genelinde ortak bir vizyonun inşasından geçiyor ki bunun ne denli zor olduğu bir kez daha kanıtlandı. Zira her rejim, İşbirliği Konseyi üyeleri için asgari düzeyde de olsa güvenlik garantisi sunacak ve bölgenin geleceğinde söz sahibi olmalarını sağlayacak özerk bir Körfez güvenlik sistemi kurmak yerine, ikili ilişkiler üzerinden kendi nüfuzunu pekiştirme yarışına giriyor.

Ancak böyle bir sistem kurulduğu takdirde bu ülkeler, topraklarının ABD tarafından Tahran’a yönelik bir tehdit üssü olarak kullanılmasını engelleyerek İran’dan güvenlik garantileri alabilirdi; fakat bugünün gerçekliği bundan çok uzak.

Şu ana kadar yaşananlar, Körfez ülkelerinin güvenlik konusunda rüştünü henüz ispatlayamadığını ve eksik de olsa hâlâ bir Amerikan şemsiyesine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor; öyle ki bilinmeze doğru adım atmaktansa bu bağımlılık ilişkisini sürdürmeyi yeğliyorlar.

Bununla birlikte savaş, Körfez’in acizliğini sadece ifşa etmekle kalmadı, aynı zamanda bu devletlerin rejim, hatta belki de varlık olarak siyasi mevcudiyetlerini koruyabilmeleri için yaklaşımlarını değiştirmelerinin ne denli zorunlu olduğunu ortaya koydu.

Zira İran’a karşı yürütülen mücadele, finansal güçle sınırların ötesinde bastırılabilecek bir "Arap Baharı" değil. Körfez’in diğer kıyısını bütünüyle kaplayan İran’a yönelik ya da bu kıyıdan yükselecek herhangi bir savaş, kaçınılmaz olarak karşı kıyıyı da vuracaktır; bu ise Körfez’deki yönetim yapılarının kaldırabileceği bir yük değildir.

Körfez ülkelerinin hanesine yazılabilecek tek olumlu puan, Birleşik Arap Emirlikleri haricinde, ABD’nin kendilerini İran’a karşı bir savaşa sürükleme girişimlerine direnmiş olmalarıdır.

Ne var ki bu pasif direniş tek başına yeterli değil. ABD’nin, sözde İran "tehdidini" ortadan kaldırmadaki başarısızlığıyla birlikte müttefiklerini koruma kapasitesinin ciddi biçimde aşındığı göz önüne alındığında, Körfez ülkelerinin kendilerini felakete sürükleyecek tuzaklardan kaçınmanın ötesine geçerek kendi güvenlik ve geleceklerini teminat altına alacak aktif adımlar atmaları gerekiyor.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel