Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptının ve Hürmüz Boğazı'ndaki krizin küresel piyasalara etkilerini değerlendirdi.
YDH - Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD ile İran arasında imzalanan son mutabakat zaptının ve bölgedeki ateşkes çabalarının derin diplomatik çelişkiler barındırdığını dile getirdi.
Ateşkes sürecinin gidişatına dair analitik değerlendirmeler sunan Hanke "Mutabakat zaptının unsurlarına bakacak olursak, esasen hepsinin ihlal edildiğini görüyoruz" ifadelerini kullandı.
Bu durumun şaşırtıcı olmadığını, daha önceki öngörüleriyle tam bir uyum gösterdiğini belirten Hanke, siyasi aktörlerin ve medyanın bu süreci çok büyük bir diplomatik başarı gibi sunmaya çalışmasını eleştirdi.
Hanke, uluslararası diplomasi ile iş dünyası arasındaki yapısal farklara değinerek, mutabakat zabıtlarının ticari hayatta genellikle bağlayıcılığı olmayan ve ayrıntı barındırmayan çerçeve metinler olduğunu hatırlattı.
Buna rağmen tarafların, bağlayıcılığı bulunmayan bu belgenin her bir maddesini çiğnemeyi başardığını söyleyen Hanke, sürece dair siyasi propagandayı gerçekçi bulmadığını aktardı.
ABD'nin yürüttüğü diplomatik müzakerelerin kendi içinde derin çelişkiler barındırdığını kaydeden Hanke, Washington yönetiminin davranışını iş dünyasındaki etik dışı uygulamalara benzetti.
Hanke "Bu durum, iş dünyasında birinin giderek bir kişiyle anlaşma imzalaması, ardından bir diğeriyle tamamen ayrı ve ilkiyle çelişen başka bir anlaşma yapmasına benziyor" dedi.
Washington'ın diplomasi trafiğindeki tutarsızlığı detaylandıran Hanke, ABD'nin bir yandan İran ile İsrail'in Lübnan'dan çekileceğini taahhüt eden bir mutabakat imzalarken, diğer yandan Lübnan hükümetiyle Hizbullah silahsızlandırılmadığı sürece İsrail'in çekilmeyeceğini öngören tamamen farklı bir anlaşmaya vardığına işaret etti.
Hanke, Tahran yönetimine ise Hizbullah'ın silahsızlandırılmayacağı yönünde güvence verildiğini belirterek, bu karmaşık denklemde asıl belirleyici aktör olan Hizbullah'ın hiçbir anlaşmanın doğrudan tarafı yapılmadığını sözlerine ekledi.
"Hürmüz Boğazı'ndaki savaş tercihi tam bir kördüğüm yarattı"
Hürmüz Boğazı üzerinde ABD ile İran arasında yaşanan nüfuz mücadelesine değinen Hanke, Tahran'ın boğazdaki kontrolünü tescil ettirmek ve geçiş ücreti almak istediğini, Umman'ın ise bu iki güç arasında sıkışıp kaldığını ifade etti.
ABD'nin süreci çatışma öncesindeki serbest geçiş statüsüne döndürmeye çalıştığını belirten Hanke, bu durumun küresel enerji piyasaları ve jeopolitik dengeler üzerinde kalıcı etkiler bırakacağını dile getirdi.
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri hamlelerinin bölgedeki istikrarı bozduğunu belirten Hanke "ABD ve İsrail'in işleri tam bir karmaşaya sürüklediğini belirtmek gerekiyor" ifadelerini kullandı.
Saldırılar öncesinde boğazda serbest geçişin sorunsuz işlediğini, ancak gelinen noktada coğrafi gerçeklerin askeri güce baskın geleceğini vurguladı.
İran'ın boğazı kapatma yönündeki tehditlerinin artık askeri ve lojistik açıdan inandırıcı bir nitelik kazandığına işaret eden Hanke, bu durumun Tahran'a büyük denetim gücü verdiğini kaydetti.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve diğer yetkililerin, uluslararası su yollarında serbest geçiş hakkı var olduğunu ve hiçbir ücret talep edilemeyeceğini savunan açıklamalarını siyasi masal olarak nitelendiren Hanke, uluslararası hukukta bunun çok somut bir istisnası olduğunu hatırlattı.
İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki geçiş rejimini düzenleyen 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni örnek gösteren Hanke, Türkiye'ningüvenliği sağlamak ve trafiği yönetmek amacıyla belirli ücretler alma hakkına sahip olduğunu ifade etti.
Hanke, küresel taşımacılık sektörünün önde gelen Yunan ve Asyalı gemi armatörlerinin, güvenli geçiş garantisi karşılığında makul bir ücret ödemeye sıcak baktıklarını aktardı.
Hürmüz Boğazı için de benzer bir diplomatik çözümün geliştirilebileceğini söyleyen Hanke "İran ve Umman'ın bir tür yönetim ücreti almasına izin veren bir Montrö anlaşması ya da belki bir Cenevre uzlaşması ideal bir çıkış yolu olabilir" dedi.
Taşımacılık şirketlerinin, belirsizlik ve çatışma riskindense, belirli bir ücret karşılığında güvenli geçişi garanti altına alan bir mekanizmayı kabul edilebilir bulacağını sözlerine ekledi.
"Gelecekten ödünç alınan petrol borcu elbet geri ödenecek"
Küresel petrol fiyatlarının varil başına 70 doların altına gerilemesini ve piyasaların çatışmanın yeniden başlamayacağına yönelik iyimser beklentilerini değerlendiren Hanke, finansal piyasaların mevcut duruma aşırı derecede kayıtsız yaklaştığını belirtti.
Ekonomik meseleleri her zaman temel arz ve talep dengesi çerçevesinde analiz etmek gerektiğini vurgulayan Hanke, Hürmüz Boğazı'nın kapalı kaldığı süreçte küresel enerji dengesinde yapısal bozulma meydana geldiğini ifade etti.
Hanke, küresel petrol piyasasının işleyişini çarpıcı bir benzetmeyle açıklayarak "Küresel petrol piyasası, Hürmüz Boğazı'nın kapalı olduğu dönemde bugünün talebini karşılamak için gelecekten yaklaşık 1,2 milyar varil petrol ödünç aldı" ifadelerini kullandı.
Tıpkı finansal borçlar gibi bu fiziki borcun da zamanı geldiğinde geri ödenmek zorunda olduğunu belirten Hanke, boşalan stratejik stokların yeniden doldurulması ve savunma amaçlı ek güvenlik önlemlerinin alınması gerekeceğinin altını çizdi.
Bu durumun yıl sonuna kadar petrol talebini yüksek tutacağını öngören Hanke, fiyatların yeniden yükselişe geçerek varil başına 85 ile 90 dolar seviyesindeki temel dengesine geri döneceğini kaydetti.
ABD piyasalarında yapay zeka sektörüne yönelik yaşanan çılgınlığın finansal bir balona dönüştüğünü ifade eden Hanke, bu spekülatif dalganın fiziki emtia piyasalarını da geçici olarak olumsuz etkilediğini ve petrol şirketi hisselerinin değerini yapay biçimde düşürdüğünü belirtti.
Fiyatlardaki sert düşüşün piyasanın dönemsel bir aşırı tepkisinden ibaret olduğunu söyleyen Hanke, temel iktisadi dinamiklerin eninde sonunda ağırlığını hissettireceğini dile getirdi.
Piyasalardaki düşük fiyat eğiliminin arkasında ABD ve Çin gibi küresel aktörlerin koordineli müdahaleleri olup olmadığına dair soruya yanıt veren Hanke, karar alıcıların perde arkasındaki gizli anlaşmalarına dair kesin bilgiye sahip olmadığını ancak jeopolitik hamlelerin açıkça görülebildiğini ifade etti.
Çin'deki ekonomik yavaşlamanın petrol talebini sınırladığını ve dünya genelinde stratejik petrol rezervlerinin piyasaya sürüldüğünü belirten Hanke, bu stratejinin fiziki sınırlarına yaklaşıldığı uyarısında bulundu.
Hanke, "Stratejik rezervleri serbest bırakabilirsiniz ancak nihayetinde deponun dibini görürsünüz" dedi.
Rezervlerin kritik asgari seviyelere inmesi durumunda küresel sistemin İran karşısında tüm kozlarını kaybedeceğini, boğazın yeniden kapatılması halinde büyük enerji arzı kriziyle karşı karşıya kalınacağını vurguladı.
"Trump kendi hoşuna gitmeyen her durumda Adalet Bakanlığını devreye sokuyor"
ABD Başkanı Donald Trump'ın petrol fiyatlarını düşük tutmak amacıyla yerli enerji üreticileri üzerinde kurduğu baskıyı değerlendiren Hanke, Trump'ın seleflerine kıyasla çok daha saldırgan ve piyasa kurallarını hiçe sayan bir yöntem izlediğini ifade etti.
Trump'ın büyük petrol şirketlerine yönelik tehditlerinin basit bir sözlü yönlendirmenin ötesine geçtiğini belirten Hanke "Adalet Bakanlığını petrol şirketlerinin üzerine saldı ve bu sadece münferit bir olay değil" ifadelerini kullandı.
Bu durumun ABD Adalet Bakanlığının siyasi bir silah haline getirilmesinin açık göstergesi olduğunu vurgulayan Hanke, Trump'ın kendi politikalarıyla uyumlu hareket etmeyen her sektörü hukuk mekanizmasıyla tehdit ettiğini kaydetti.
Hanke, serbest piyasa ekonomisinin kuralları ile otoriter müdahaleler arasındaki farkı iktisat bilimi çerçevesinde açıkladı.
Ekonomi eğitiminde öğretilen arz, talep ve fiyat mekanizmalarının normal şartlar altında geçerli olduğunu, ancak sisteme Büyük Oyuncu olarak adlandırılan devasa bir siyasi figür girdiğinde kuralların tamamen değiştiğini ifade etti.
Trump'ın tam anlamıyla bu tanıma uyan bir aktör olduğunu belirten Hanke, Trump yönetiminin piyasa hareketlerine karşı aşırı derecede hassas olduğunu kaydetti.
Hanke, Trump'ın ekonomi kurmaylarının ve savunma yetkililerinin, piyasa kapanışından tam 33 dakika sonra stratejik açıklamalar yapmasının tesadüf olmadığını, bunun piyasaları doğrudan yönlendirme amacı taşıdığını dile getirdi.
Büyük bir siyasi oyuncunun piyasaya müdahale etmesi halinde rasyonel analizlerin değerini yitirdiğini belirten Hanke, bu durumun finansal çevrelerde bir sürü psikolojisi yarattığını ifade etti.
Analistlerin temel verileri incelemeyi bırakarak yalnızca bu büyük oyuncunun adımlarını izlemeye başladığını söyleyen Hanke, mutabakat zaptının imzalanmasının ardından yaşanan hızlı fiyat düşüşünün de bu sürü davranışının ve piyasanın gösterdiği aşırı tepkinin bir sonucu olduğunu dile getirdi.
"Bir çözüm olmadığı için gerilimin yükselmesi kaçınılmaz görünüyor"
Hürmüz Boğazı'ndaki deniz taşımacılığı rotalarına ilişkin HFI Araştırma Grubu'nun yayımladığı güncel verileri değerlendiren Hanke, boğazdaki lojistik kördüğümün çözülmesinin neredeyse imkansız olduğunu belirtti.
Analiz raporuna göre, Hürmüz Boğazı'nda iki temel rotanın var olduğunu, bunlardan İran karasularından geçen rotanın ağırlıklı olarak Tahran ile ilişkili ve yaptırım kapsamındaki taşımalar için kullanıldığını aktardı.
Batılı ülkelerin ve uluslararası taşımacılık şirketlerinin ise yalnızca yaptırıma tabi olmayan Umman rotasını kullanabildiğini kaydetti.
Avrupa Birliği'nin İran Devrim Muhafızları Ordusu üzerindeki yaptırımları kaldırmadığına dikkat çeken Hanke, uluslararası denizcilik şirketlerinin yasal riskler nedeniyle İran rotasını kesinlikle kullanamayacağını ifade etti.
İran rotasının kullanılmasının doğrudan yaptırım ihlali anlamına geleceğini belirten Hanke, bu durumun küresel şirketleri tamamen Umman rotasına mecbur bıraktığını dile getirdi.
Ancak İran'ın, kendi denetimi dışındaki bu serbest rotadan gemi geçişini engellemek amacıyla askeri baskısını artırdığını, buna karşılık gemilerin takip edilmemek için Otomatik Tanımlama Sistemi cihazlarını kapatarak tamamen karanlığa gömüldüğünü aktardı.
Bu durumun ABD'yi çok büyük bir ikilemle karşı karşıya bıraktığını vurgulayan Hanke, Washington'ın ya askeri gücünü kullanarak durumu daha da büyüteceğini ya da Hürmüz Boğazı'nın kontrolünü tamamen İran Devrim Muhafızları Ordusuna bırakmak zorunda kalacağını söyledi.
Trump'ın askeri bir çatışmadan kaçınmak istediğini açıkça beyan etmesine rağmen, İran'ın boğaz üzerinde mutlak hakimiyetini kurana kadar askeri baskıyı artırmaya devam edeceğini belirten Hanke, uyuşmazlığın kaçınılmaz olarak daha da derinleşeceği öngörüsünde bulundu.
Hanke, Avrupa ülkelerinin de büyük bir ikilem içinde olduğunu, ABD'nin yaptırımları askıya alma kararına rağmen kendi hukuki kısıtlamaları nedeniyle İran ile herhangi bir ticari temas kuramadıklarını sözlerine ekledi.
"Hızlı bir uzlaşı istiyorsanız metni belirsiz bırakmak zorundasınız"
İsviçre'de yapılması planlanan barış müzakerelerinin, sahada yaşanan çatışmalar nedeniyle iptal edilmesini değerlendiren Hanke, aceleyle hazırlanan diplomatik metinlerin doğasında ciddi bir kırılganlık barındırdığını ifade etti.
Mutabakat zaptı gibi belgelerin uzun vadeli çözümler sunmaktan uzak olduğunu belirten Hanke, Trump'ın siyasi tarzına değindi.
Hanke "Eğer bir konuda hızlıca bir anlaşmaya varmak istiyorsanız, o anlaşma metninin belirsiz olması gerekir" diyerek, kısa sürede sonuç elde etme çabasının kaçınılmaz olarak muğlak metinler ürettiğini vurguladı.
Tarihi anlaşmaların, örneğin Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin yıllar süren müzakereler sonucunda en ince ayrıntısına kadar netleştirildiğini ve bu sayede neredeyse hiçbir belirsizlik barındırmadığını hatırlatan Hanke, günümüz diplomasisinde ise durumun çok farklı olduğunu kaydetti.
Kendisini bir anlaşma sanatçısı olarak konumlandıran Trump'ın, iç siyasette elini güçlendirmek ve yaklaşan Kongre ara seçimleri öncesinde hızlı zaferler ilan etmek amacıyla aceleci davrandığını ifade etti.
Bu aceleciliğin faturasının ise sahada ödendiğini belirten Hanke, imzalanan mutabakatların sadece geçici bir sükunet görüntüsü yaratmayı hedeflediğini, ancak arka plandaki yapısal sorunları çözmediğini dile getirdi.
Lübnan ve Hürmüz Boğazı'na dair imzalanan belgelerin her an çökmeye mahkum birer çalışma taslağı niteliğinde olduğunu söyleyen Hanke, Lübnan ile İsrail arasında varılan uzlaşmanın hemen ardından yaşanan sivil ölümlerinin bu acı gerçeği bir kez daha teyit ettiğini belirtti.
Hanke, tarafların samimiyetten uzak ve hukuki açıdan boşluklarla dolu bu belgelerle kalıcı bir barış inşa edemeyeceğini, aksine bölgedeki istikrarsızlığın daha da derinleşeceğini vurgulayarak mülakatını sonlandırdı.