"Sonuç ne olursa olsun kesin olan şu ki, Hürmüz'de seyrüsefer kurallarını dikte etmeyi başaran taraf, savaş sonrası bölge dengelerinin de mimarı olacaktır."
Yahya Debbuk
YDH - ABD ile İran arasındaki savaş, rejim değişikliği gibi geniş hedeflerden Hürmüz Boğazı üzerindeki deniz seyrüseferi kurallarını belirleme mücadelesine evrildi. Geçtiğimiz ay imzalanan mutabakat zaptının farklı yorumlanmasıyla yeniden başlayan karşılıklı misillemeler, mücadeleyi Fars Körfezi'ndeki deniz güvenliği denetimine kaydırdı. El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk'un değerlendirmesine göre küresel enerji piyasalarının Hürmüz Boğazı'ndaki gelişmelere karşı hassasiyeti İran'a doğrudan askeri kapasitesinin ötesinde bir müzakere gücü sağlarken, ABD ise caydırıcılık ile küresel ekonomik istikrar arasında zorlu bir denge arıyor.
ABD ile İran arasında tırmanan askeri gerilim, topyekün savaş sonrası dönemin sınırlarını her geçen gün daha da belirginleştiriyor.
Bu dönemin, yeni bir mutabakat zemininde ya da en azından, esasen ateşkese istikrar kazandırıp temel anlaşmazlıkları ele almak üzere yapılan ancak tarafların kendi çıkarlarına göre yorumladığı eski uzlaşının ortak bir okumasında karar kılınmadan sona ermesi zor görünüyor.
Bu yeni evrenin en sıcak başlığı Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer güvenliği olacak gibi duruyor. Elbette bu durum ne Washington'ın İran'ın nükleer programını tasfiye etmek ve askeri kapasitesini baltalamak gibi asli hedeflerinden vazgeçeceği ne de Tahran'ın gerek Boğaz üzerindeki hak iddialarından gerekse askeri kapasite geliştirme, üretme, edinme ve nükleer dosya konularındaki duruşundan geri adım atacağı anlamına geliyor.
Ancak buradaki asıl çelişki, başlangıçta İran rejimini alabildiğine zayıflatıp nihayetinde devirmeyi amaçlayan ABD-İsrail ortak hedefinin, gelişmelerin seyriyle birlikte -en azından Washington nezdinde- Hürmüz Boğazı'ndaki geçiş kurallarını dikte etme çabasına indirgenmiş olmasıdır.
Bu bağlamda, geçen ay imzalanan mutabakat zaptı çatışmaların sonlandırılmasını ve Boğaz'ın yeniden ulaşıma açılmasını öngörse de tarafların belgeye yüklediği farklı anlamlar, karşılıklı yükümlülüklerin ihlal edildiği suçlamalarını beraberinde getirdi; bu durum da denizdeki saldırıları ve askeri misillemeleri yeniden tetikledi.
Gelinen noktada mücadele, yalnızca askeri güçlerin imhası üzerinden değil, Basra Körfezi'ndeki deniz güvenliği kurallarını kimin koyacağı ekseninde yürütülüyor.
Bu kırılma, her iki tarafın askeri ve siyasi hesaplarında kendini hissettirmeye başladı. ABD, askeri üstünlüğüne rağmen, kaynaklarının ve enerjisinin giderek daha büyük bir kısmını ticaret yollarını korumaya ve gemilere yönelik saldırıları caydırmaya ayırmak zorunda kalırken; İran ise Boğaz'ı gelecekteki olası bir pazarlık masasında elini güçlendirecek bir koz olarak konumlandırıyor.
Peki bu durum, dengenin İran lehine değiştiği anlamına mı geliyor? Tahran'ın uğradığı askeri, siyasi ve ekonomik kayıplar göz önüne alındığında mutlak bir İran zaferinden bahsetmek güç; fakat diğer taraftan, düşmanlarına her geçen gün artan bir maliyet ödetmeyi başardığı, yıkıcı bir savaştan daha bütünleşik, kabiliyetli ve nüfuzlu çıktığı gerçeğini de göz ardı etmek imkansız.
İran'ın en büyük güç kaynaklarından biri, Hürmüz Boğazı'ndaki her gerilimin enerji piyasalarında anında karşılık bulması.
Bu durum, ABD'yi askeri misilleme ile küresel ekonominin sarsılmasını önleme arasında hassas bir denge kurma ikilemiyle karşı karşıya bırakıyor ki Washington'ı söz konusu mutabakat zaptına yönelten temel güdülerden biri de buydu. Bu da Tahran'a, ucu açık askeri yanıtlarla doğrudan sınanmış mevcut askeri kapasitesinin de ötesinde bir müzakere alanı açıyor.
Diğer yanda ABD ise, denizdeki saldırılara karşılık İran'ın askeri hedeflerine yönelik geniş çaplı hava taarruzları düzenlemesine rağmen, siyasi söylemindeki açmazı gizleyemiyor.
Trump'ın, müzakere kapısını tamamen kapatmadan mutabakat zaptının sona erdiğini ilan etmesi, masadaki tüm seçeneklerin ne denli maliyetli olduğunun kabulüdür: Gerilimi tırmandırmak savaşı yayma ve enerji fiyatlarını fırlatma riski taşırken, geri adım atmak caydırıcılığın zafiyeti olarak yorumlanabilir. ABD'nin karşı karşıya olduğu karmaşık krizin özeti tam da budur.
Neticede İran, gerek içeride gerekse dışarıda, seyrüsefer güvenliğini yeni siyasi düzenlemelere bağlayan bir söylemle Hürmüz Boğazı'ndaki geçişi kontrol edebilecek yegane güç olduğunu göstermeye çalışıyor.
ABD ve müttefikleri ise geçiş serbestisinin pazarlık konusu edilemeyecek bir ilke olduğunu savunuyor. Bu iki uzlaşmaz duruş arasında, yakın vadede en olası senaryo topyekün bir savaş ya da kalıcı bir barış değil; karşılıklı darbelerin, ekonomik baskıların ve caydırıcılık mesajlarının havada uçuştuğu, bir yandan da kesintili müzakere çabalarının sürdüğü bir "ne savaş ne barış" halidir.
Mevcut tırmanışa rağmen her iki tarafın da kontrolü kaybetme riski taşıyan açık bir çatışmaya girmek yerine, krizi yönetilebilir sınırlarda tutmayı tercih ettiği anlaşılıyor.
Sonuç ne olursa olsun kesin olan şu ki, Hürmüz'de seyrüsefer kurallarını dikte etmeyi başaran taraf, savaş sonrası bölge dengelerinin de mimarı olacaktır.
Çeviri: YDH