Ayetullah Hamenei yönetimindeki İran: Kuşatmadan stratejik güce

img
Ayetullah Hamenei yönetimindeki İran: Kuşatmadan stratejik güce YDH

İran, Ayetullah Hamenei döneminde yaptırımları yerli savunma sanayisi, bilimsel ilerleme ve teknolojik bağımsızlığı hızlandıran bir dönüşüm aracına çevirerek bölgesel güç konumunu pekiştirdi.




YDH- El-Meyadin yazarı Janna Kadri, Seyyid Ali Hamenei dönemini İran'ın yaptırımlar, savaşlar ve uluslararası baskılar altında kendi kendine yeterlilik temelinde yeniden inşa edildiği bir dönem olarak değerlendiriyor. Analize göre Tahran, 1989-2026 yılları arasında yerli füze ve insansız hava aracı programlarını, uzay ve nükleer teknolojisini, savunma sanayisini ve bilgi temelli bilimsel altyapısını geliştirerek dışa bağımlılığı azaltan kapsamlı bir teknoloji ve güvenlik modeli oluşturdu. Kadri, yaptırımların İran'ı zayıflatmak yerine yerli üretim, tersine mühendislik ve bilimsel yatırımları hızlandırdığını, böylece askeri caydırıcılık, teknolojik bağımsızlık ve ulusal egemenliğin Ayetullah Hamenei döneminin en belirgin mirası haline geldiğini vurguluyor.

Seyyid Ali Hamenei, 4 Haziran 1989'da İslam Cumhuriyeti'nin liderliğini üstlendiğinde İran, sekiz yıllık yıkıcı bir savaşın, ağır ekonomik baskının ve yükselişini engellemek üzere tasarlanmış uluslararası bir ortamın ardından yeni bir döneme giriyordu. Ancak onun liderliği altında ülke, yaptırımları ve izolasyonu kendi kendine yeterlilik hamlesine dönüştürdü; güçlü bir yerli savunma sanayisi kurdu, füze ve insansız hava aracı kabiliyetlerini geliştirdi, nükleer ve uzay programlarında ilerleme kaydetti ve nanoteknoloji, biyoteknoloji ile bilgi temelli sanayiler gibi bilimsel alanlara yatırım yaptı.

2026 yılında sona eren liderlik döneminin sonunda İran, kuşatma altındaki savaş sonrası bir devletten, askeri, bilimsel ve teknolojik başarıları egemenliğinin ve caydırıcılığının temel unsurları haline gelen bölgesel bir güce dönüştü.

Ayetullah Hamenei dönemi, ABD ile İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş sırasında son aşamasına ulaştı; suikasta uğraması ise liderliğinin son anını, İslam Cumhuriyeti'nin egemenlik mücadelesinin büyük bölümünü şekillendiren çatışmanın yeni bir sembolüne dönüştürdü.

Şehadeti, yaptırımlar, savaşlar ve tekrarlanan tehditlerle şekillenen 37 yıllık bir dönemi sona erdirdi; ancak aynı zamanda ulusal bağımsızlığı, bilimsel ilerlemeyi ve stratejik caydırıcılığı İran'ın yükselişinin merkezine yerleştiren devlet projesini de geride bıraktı.

Stratejik kendi kendine yeterlilik doktrini

Ayetullah Hamenei döneminin belirleyici özelliği stratejik kendi kendine yeterlilikti. Yaptırımlar, ambargolar, askeri tehditler ve İslam Cumhuriyeti'ni tecrit etmeye yönelik tekrarlanan girişimlerle karşı karşıya kalan İran, baskıyı bir devlet politikasına dönüştürdü.

Tahran, kısıtlamaların kalkınmasını durdurmasına izin vermek yerine, bunları yerli kapasiteyi geliştirmek, dış tedarikçilere bağımlılığı azaltmak ve egemenliğini yerli güç unsurlarıyla korumak için bir teşvik olarak değerlendirdi.

Zaman içinde bu yaklaşım, İran'a özgü bir kalkınma modeli ortaya çıkardı: Batı sistemlerine bağımlılık üzerine değil; ulusal güvenlik, siyasi irade, bilimsel hedefler ve yaptırımlara karşı direnç unsurlarının kesiştiği alanlarda seçici güç inşasına dayanan bir model. Füzeler, insansız hava araçları, yer altı altyapısı, nükleer teknoloji, uzay fırlatma programı, nanoteknoloji, biyoteknoloji ve ileri araştırma enstitüleri bu modelin temel sütunları haline geldi.

Caydırıcılığın belkemiği olarak füze gücü

İran'ın füze programı, bu dönüşümün en açık ifadesi haline geldi. Seyyid Hamenei'nin liderliğinin ilk yıllarında Tahran, savaş sonrası savunma altyapısını yeniden inşa etme sürecindeydi ve Scud ve Nodong bağlantılı teknolojiler de dahil olmak üzere ithal veya yabancı kökenli sistemlere dayanıyordu. Ancak sonraki on yıllarda İran, bu temeli menzil, hareket kabiliyeti, hassasiyet, beka ve caydırıcılık esaslarına dayanan giderek daha fazla yerli bir füze sanayisine dönüştürdü.

Yaklaşık 2003 yılında hizmete giren Şahab-3, dönemin temel stratejik füzesi haline geldi. Karadan hareket edebilen, sıvı yakıtlı orta menzilli bir balistik füze olan Şahab-3, İran'a işgal altındaki Filistin'e kadar uzanan hedefleri vurabilme kabiliyeti kazandırarak bölgesel güç dengesini temelden değiştirdi ve İslam Cumhuriyeti'nin caydırıcılık kapasitesini güçlendirdi.

Şahab serisi daha sonra, Tahran'ın menzili artırma, güdüm sistemlerini geliştirme ve uzun menzilli taarruz kabiliyetlerinin isabet oranını yükseltme çabasını yansıtan Qadr ve İmad gibi geliştirilmiş türevlerle devam etti.

Bununla birlikte, daha önemli gelişme İran'ın katı yakıtlı sistemlere yönelmesi oldu. Karadan hareket edebilen, tek kademeli katı yakıtlı bir füze olan Fetih-110, daha hızlı ateşlenebilen ve daha esnek hassas vuruş kabiliyetine sahip bir füze ailesinin önünü açtı. Daha sonraki türevler bu ailenin menzilini ve muharebe değerini daha da artırdı: Fetih-313 menzili yaklaşık 500 kilometreye çıkardı, Zülfikar bunu yaklaşık 700 kilometreye taşıdı, Dezful yaklaşık 1.000 kilometre menzile ulaştı ve Raad-500 ise hareket kabiliyeti ile hassasiyeti korurken daha hafif kompozit motor tasarımını devreye soktu. Bu sistemler birlikte değerlendirildiğinde, İran'ın miras aldığı füze teknolojisinden daha bağımsız, ölçeklenebilir ve beka kabiliyeti yüksek bir füze gücüne geçiş yapabildiğini ortaya koydu.

Siccil programı, İran'ın yerli füze geliştirme sürecinde bir diğer önemli aşamayı temsil etti. İki kademeli, katı yakıtlı orta menzilli balistik füze olan Siccil, sıvı yakıtlı sistemlerin ötesine geçilerek daha hızlı ateşlenebilen, gizlenmesi daha kolay ve beka kabiliyeti daha yüksek füzelere geçişi ifade ediyordu.

Stratejik açıdan katı yakıt teknolojisi, İran'ın baskı altında karşılık verme kabiliyetini güçlendirdi; hazırlık süresini kısaltırken füze gücünün ilk saldırıyla etkisiz hale getirilmesini de daha zor hale getirdi.

İran ayrıca daha ağır ve daha uzun menzilli sistemlerle cephaneliğini çeşitlendirdi. Hürremşehr ve daha sonraki Hürremşehr-4/Hayber varyantı, Tahran'a yaklaşık 2.000 kilometre menzile ve ağır bir savaş başlığına sahip bir füze kazandırarak, tahkim edilmiş ve stratejik hedefleri tehdit etme kabiliyetini güçlendirdi.

2020'de tanıtılan ve Şehit General Kasım Süleymani'nin adını taşıyan Hac Kasım füzesi ise yaklaşık 1.400 kilometre olarak açıklanan menziliyle katı yakıtlı orta menzilli bir diğer seçenek olarak öne çıktı ve İran'ın füze geliştirme sürecini, Süleymani'nin ABD tarafından suikastla öldürülmesinin ardından şekillenen misilleme doktriniyle doğrudan ilişkilendirdi.

2022 yılında tanıtılan Hayber Şiken, İran'ın füze sanayisinin ulaştığı olgunluk seviyesini daha da ortaya koydu. İran kaynaklarında, yaklaşık 1.450 kilometre menzile sahip üçüncü nesil katı yakıtlı bir füze olarak tanımlanan Hayberşiken; daha hafif bir yapıya, daha kısa fırlatma hazırlık süresine, yüksek isabet kabiliyetine ve füze savunma sistemlerini aşmak üzere tasarlanmış manevra yapabilen bir savaş başlığına sahip olarak tanıtıldı. Bu füzenin önemi yalnızca menzilinden değil, hareket kabiliyeti, kısa sürede konuşlandırılabilmesi ve yüksek beka kabiliyetini bir arada sunmasından kaynaklanıyordu.

2023 yılında tanıtılan Fettah, İran'ın yerli olarak geliştirdiği ilk hipersonik füze olması bakımından büyük siyasi ve stratejik önem taşıdı. İranlı yetkililer, yaklaşık 1.400 kilometre menzile, Mach 13 ile Mach 15 arasında hıza, yüksek manevra kabiliyetine ve gelişmiş füze savunma sistemlerini aşma kapasitesine sahip olduğunu belirttikleri Fettah'ı, ülkenin caydırıcılık doktrininde bir dönüm noktası olarak sundu. Tahran açısından Fettah yalnızca yeni bir füze değil; İran savunma sanayisinin, ABD ve Siyonist oluşumun bölgede kurduğu hava savunma mimarisine meydan okuyabilecek yeni bir aşamaya geçtiğinin ilanıydı.

Kabiliyetten muharebe kullanımına

İran'ın füzeleri operasyonel olarak kullanması, bu programlara gerçek stratejik ağırlık kazandırdı; onları caydırıcılık sembollerinden misilleme, terörle mücadele ve bölgesel güç projeksiyonu araçlarına dönüştürdü. Tahran, 2017 ve 2018 yıllarında Suriye'nin doğusunda IŞİD/DAEŞ'e ait komuta, lojistik ve toplanma noktalarına; Irak'taki İranlı Kürt muhalif hedeflerine ve en dikkat çekici biçimde General Kasım Süleymani'nin ABD tarafından suikastla öldürülmesinin ardından Ocak 2020'de Ayn el-Esed ve Erbil'e karşı balistik füzeler kullandı. Ayn el-Esed saldırısı, ABD güçlerine ev sahipliği yapan mevzilere yönelik ilk doğrudan İran füze saldırısı olarak kayda geçti ve İran'ın füze programının sembolik caydırıcılığın ötesine geçerek güvenilir bir operasyonel kabiliyete ulaştığını gösteren bir isabet düzeyi ortaya koydu.

Füze gücü, İran'ın nisan ve ekim aylarında İsrail’e doğrudan saldırılar düzenlediği 2024 yılında daha da merkezi hale geldi. İsrail'in Şam'daki İran konsolosluk yerleşkesine saldırısının ardından gerçekleştirilen Nisan operasyonu, yüzlerce insansız hava aracı ve füzeyi içerdi ve İran'ın uzun menzilli taarruz sistemlerini geniş ölçekte koordine etme kabiliyetini gösterdi. Yaklaşık 180 balistik füzenin kullanıldığı Ekim operasyonu ise İran'ın, ABD ve müttefikleri tarafından desteklenen katmanlı hava savunma sistemlerine karşı dahi maliyet dayatma kapasitesi geliştirdiğini bir kez daha ortaya koydu.

2025 yılına gelindiğinde ABD istihbaratı, İran'ın bölgedeki en büyük füze ve İHA stoklarına sahip olduğunu değerlendiriyordu. Balistik füze cephaneliğine ilişkin tahminler, 2026 savaşı öncesinde yaklaşık 2.500 füzeden 6.000'e kadar geniş bir aralıkta değişiyordu; bu da hem cephaneliğin ölçeğini hem de dışarıdan değerlendirilmesinin zorluğunu yansıtıyordu. Savaş sırasında ABD'li ve İsrailli yetkililer, İran'ın füze kapasitesinin ağır şekilde zayıflatıldığını defalarca öne sürdü; Trump ise Tahran'ın silah ve fırlatıcılarının "tükenmekte" olduğunu söyledi. İranlı yetkililer bu tür açıklamaları savaş alanı propagandası olarak reddetti. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, İran'ın füzelerinin "müzakere için değil, yalnızca fırlatmak için" olduğunu söyledi; diğer üst düzey İranlı isimler ise ABD'nin iddialarını gerçeklikten kopuk bularak alaya aldı.

Açık olan şu ki, İran'ın füze gücü yer altı altyapısından ayrılmaz hale geldi. Yer altına inşa edilen depolama tesisleri, tünellerle bağlantılı fırlatma sistemleri ve "füze şehirleri" olarak adlandırılan yapılar, İran'ın caydırıcılık gücünü düşman saldırılarından korumayı ve baskı altında misilleme yapabilme kabiliyetini muhafaza etmeyi amaçlayan bir beka stratejisinin parçası haline geldi.

İran'ın İHA cephaneliğinin yükselişi

İnsansız hava araçları (İHA), İran'ın taarruz kapasitesinin ikinci temel unsuru haline gelerek Tahran'a keşif, muharebe sahasında baskı ve uzun menzilli misilleme için esnek bir araç sağladı. Ülkenin İHA programı, savaş dönemindeki keşif ihtiyaçlarından doğdu; daha sonra uzun süre havada kalabilen platformlara, silahlı İHA'lara, görünmezlik özelliklerinden esinlenen sistemlere ve düşük maliyetli tek yönlü saldırı İHA'larına doğru genişledi.

2010 yılında tanıtılan Kerrar İHA'sı, İran'ın yerli İHA üretimine yönelişinde erken dönem sembolik kilometre taşlarından biri oldu ve insansız hava araçlarının ülkenin daha geniş caydırıcılık mimarisinin bir parçası haline geldiğini gösterdi. Operasyonel açıdan daha önemli olan ise, 2012 yılında tanıtılan ve hassas mühimmat taşıyabilen uzun menzilli keşif ve taarruz İHA'sı Şahid-129 oldu. Bu sistem, İran'a pahalı insanlı hava araçlarına bağımlı olmadan sürekli hava harekâtı yürütme kabiliyeti kazandırdı.

2011 yılında ABD'ye ait bir RQ-170 Sentinel İHA'sının ele geçirilmesi, tersine mühendislik açısından önemli bir dönüm noktası oldu. İran daha sonra ele geçirilen bu hava aracını temel alan Saika ve Şahid-191 ailesi gibi sistemleri tanıttı. Bu platformlar, Tahran'ın yaptırımlar altında ele geçirilen ya da ticari olarak temin edilebilen teknolojileri özümseyip uyarlama ve yeniden kullanma kabiliyetini; düşman sistemlerini öğrenme ve yerli yenilik kaynağına dönüştürebildiğini gösterdi.

Şahid-131 ve Şahid-136 tek yönlü saldırı İHA'ları ise uluslararası alanda en çok tanınan İran yapımı insansız hava araçları haline geldi. Bu sistemlerin önemi; menzil, düşük maliyet, seri üretim ve operasyonel etkinliği bir araya getirmesinden kaynaklanıyordu. Maliyet etkin mühendislik ve uyarlanabilir teknolojiyle geliştirilen Şahid-136, doygunluk saldırıları ve sabit hedeflere karşı uzun menzilli baskı için uygun bir silaha dönüştü. Etkisi aynı zamanda yarattığı ekonomik dengesizlikten kaynaklanıyordu; çünkü rakiplerini, görece düşük maliyetli İHA'lara karşı çok daha pahalı hava savunma sistemleri kullanmaya zorluyordu. Bölgesel operasyonlarda ve daha sonra Ukrayna'da kullanılması, onu İran'ın yaptırımlar dönemindeki savunma modelinin bir simgesine dönüştürdü: dayanıklı, ölçeklenebilir ve rakipleri açısından ekonomik olarak karşı koyulması güç bir model.

Uzay egemenliği ve stratejik bilim

İran'ın uzay programı, füze ve insansız hava aracı kabiliyetleriyle paralel olarak gelişti ve ulusal egemenliğin bir diğer simgesi haline geldi. İran, 2009 yılında Safir fırlatma aracıyla “Ümit” (Omid) uydusunu başarıyla uzaya göndererek, kendi geliştirdiği bir roketle kendi ürettiği bir uyduyu yörüngeye yerleştiren az sayıdaki ülkeden biri oldu. Bu başarı, İran'ın bağımsız uydu fırlatma kabiliyetine sahip ülkeler arasına girmesini sağladı ve Tahran'a baskı altındaki koşullarda kendi kendine yeterliliğin güçlü bilimsel ve siyasi bir sembolünü kazandırdı.

İran, küçük uydu görevlerinin ötesine geçerek daha ağır ve daha karmaşık yükleri yörüngeye taşıyabilecek kapasite geliştirmeyi hedeflerken daha büyük Simurg fırlatma aracını geliştirdi. İlk dönemde çeşitli başarısızlıklarla karşılaşan Simurg, 2024 yılında önemli kilometre taşlarına ulaştı. Bunlar arasında ocak ayında üç uydunun aynı anda fırlatılması ve yılın ilerleyen dönemlerinde İran'ın bugüne kadarki en ağır yükünü yörüngeye yerleştirdiği rekor taşıma görevi yer aldı. Bu gelişmeler, Tahran'ın uzay programının yalnızca sembolik fırlatmalarla sınırlı olmadığını, daha gelişmiş yörünge operasyonları için gerekli teknik altyapıyı istikrarlı biçimde inşa ettiğini gösterdi.

İslam Devrim Muhafızları Ordusu da askeri amaçlı ayrı bir uzay programı geliştirdi. Devrim Muhafızları, 2020 yılında Kasıd fırlatma aracını kullanarak İran'ın ilk askeri uydusu Nur-1'i yörüngeye yerleştirdi; bunu programın sürekliliğini ortaya koyan sonraki Nur uyduları izledi. 2024 yılına gelindiğinde ise tamamen katı yakıtlı Kaim-100 fırlatma aracı, Süreyya ve Çamran-1 dahil olmak üzere çeşitli uyduları daha yüksek yörüngelere taşıdı. Bu görevler, yörüngede manevra, itki ve seyrüsefer teknolojilerinin test edilmesiyle bağlantılıydı.

Nükleer dosya: Baskı altında sivil ilerleme

Nükleer dosya, daha tartışmalı ancak aynı derecede merkezi bir çizgide ilerledi; sivil enerji hedeflerini, bilimsel ilerlemeyi ve İran'ın nükleer teknoloji üzerindeki egemenlik hakkı konusundaki ısrarını bir araya getirdi.

Sivil alanda Buşehr-1, 2011 yılında ilk kritik aşamaya ulaşarak İran'ın faaliyete geçen ilk nükleer enerji reaktörü oldu; aynı yıl ulusal elektrik şebekesine bağlandı ve 2013 yılında ticari işletmeye geçti. Buşehr-2'nin inşasına ise 2019 yılında başlandı. Bu durum, İran'ın yaptırımlara, siyasi baskılara ve nükleer programını engellemeye yönelik tekrarlanan girişimlere rağmen sivil nükleer enerji kapasitesini genişletmeyi sürdürme niyetinde olduğunu gösterdi.

Zenginleştirme ve denetim süreci, 2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı'nın (KOEP) ardından daha tartışmalı hale geldi. Anlaşma kapsamında İran, yaptırımların kaldırılması karşılığında uranyum zenginleştirme faaliyetlerini sınırlandırmayı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) denetimlerini genişletmeyi kabul etti. Ancak ABD'nin 2018 yılında anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesi ve yaptırımları yeniden uygulamaya koymasının ardından İran, karşı tarafın yükümlülüklerini yerine getirmediğini belirterek anlaşma kapsamındaki taahhütlerinden kademeli olarak uzaklaştı. Tahran, Şubat 2021 itibarıyla Ek Protokol de dahil olmak üzere KOEP kapsamındaki önlemleri tam olarak uygulamayı durdurdu.

İran, 2021 yılında Fordo tesisinde yüzde 20 düzeyinde uranyum zenginleştirme faaliyetlerine yeniden başladı; sabotajlar, baskılar ve KOEP çerçevesinin fiilen çökmesinin ardından ise yüzde 60 düzeyinde zenginleştirmeye geçti. 2020'li yılların ortalarına gelindiğinde İran, UAEA'nın nükleer silaha sahip olmayan bir ülke için "eşi görülmemiş" olarak nitelendirdiği büyüklükte zenginleştirilmiş uranyum stokuna ulaştı. Bununla birlikte UAEA, İran'ın koordineli bir nükleer silah programı yürüttüğüne dair güvenilir herhangi bir bulguya sahip olmadığını açıklamayı sürdürdü. Tahran açısından nükleer program, Batılı ülkelerin şüphe ve baskı eksenli yaklaşımına rağmen egemenlik, enerji güvenliği, tıbbi ve bilimsel gelişim ile dış dayatmalara karşı direnç politikasıyla bağlantılı olmayı sürdürdü.

Bilim, yenilik ve bilgi temelli kalkınma

Ayetullah Hamenei dönemi, askeri ve nükleer alanların yanı sıra bilim, teknoloji ve bilgi temelli ekonomik büyüme alanlarında da devlet öncülüğünde önemli bir atılıma sahne oldu. İran; üniversiteleri, teknoloji geliştirme bölgelerini, kuluçka merkezlerini, hızlandırıcı programlarını, inovasyon merkezlerini ve bilgi temelli şirketleri yaygınlaştırarak bilimsel kendi kendine yeterliliği devlet politikalarının öncelikleri arasına yerleştirdi.

Resmi İran verilerine göre 2024 yılı itibarıyla ülkede bilgi teknolojileri, biyoteknoloji, ileri malzemeler, tıbbi ekipman, ilaç, tarım ve endüstriyel makine üretimi gibi alanlarda faaliyet gösteren 9 bin 500'den fazla bilgi temelli şirket ile yüzlerce yaratıcı şirket, inovasyon merkezi ve hızlandırıcı program bulunuyordu. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO), İran'ı 2025 Küresel İnovasyon Endeksi'nde 70. sırada göstererek, ülkenin onlarca yıllık yaptırım ve kısıtlamalara rağmen özellikle bilgi ve teknoloji çıktıları bakımından kayda değer bir yenilik aktörü olmayı sürdürdüğünü ortaya koydu.

Nanoteknoloji ise bu dönemin en belirgin başarı hikâyelerinden biri oldu. İran, 2025 yılında yayımlanan 2024 verilerine göre nanoteknoloji alanındaki bilimsel yayın sayısında dünyada altıncı sıraya yükseldi. Ülke ayrıca gayrisafi yurt içi hasılaya oranla nanoteknoloji yayınları ve ulusal nanoteknoloji standartları bakımından da güçlü performans sergiledi. Bu tablo, uzun yıllara yayılan politika önceliklerini, uzmanlaşmış planlamayı, yerli ticarileştirme çalışmalarını ve devlet destekli araştırma programlarını yansıtırken, nanoteknolojinin laboratuvarlardan sanayi ve tıp uygulamalarına taşınmasına katkı sağladı.

Biyoteknoloji, ilaç ve kök hücre araştırmaları da prestij alanları haline geldi. UNESCO verileri, İranlı biyoteknoloji şirketlerinin 2015-2018 yılları arasında hızlı büyüme kaydettiğini gösterirken, ülkenin ilaç sektörü yerli üretimi artırarak yabancı tedarikçilere bağımlılığı azalttı.

Seyyid Hamenei, kök hücre çalışmaları, aşılar, uydular, nükleer teknoloji, insansız hava araçları ve füzeleri defalarca ulusal onurun ve bağımsızlığın sembolleri olarak gösterdi.

Ayetullah Hamenei'nin rolü teknik bir yönetici olmaktan ziyade, kendi kendine yeterliliğe yönelik uzun vadeli yatırımlara ideolojik zemin ve stratejik süreklilik sağlayan siyasi bir destekçi rolüydü; böylece bilimsel ilerleme İran'ın daha geniş kapsamlı direnç ekonomisinin bir parçası haline geldi.

Yaptırımlar İran'ın teknolojik egemenliğini şekillendirdi

Genel değerlendirme, Seyyid Hamenei döneminde İran'ın kısıtlamalar altında kalıcı bir teknolojik güç modeli geliştirdiği yönündedir. Yaptırımlar maliyetleri artırdı, ileri teknoloji bileşenlere erişimi kısıtladı ve alternatif tedarik ağlarına bağımlılığı zorunlu kıldı. Ancak aynı zamanda İran'ı yerli ikameye, tersine mühendisliğe, dağıtık üretime ve asimetrik sistemlere yöneltti. İran'ı zayıflatması amaçlanan yaptırımlar, bunun yerine kendi kendine yeterlilik doktrininin daha da kökleşmesine katkı sağladı.

1989 ile 2026 yılları arasında İran, savaş sonrası kırılganlık ve ithalata bağımlılıktan, sürekli baskı altında füze, insansız hava aracı, uydu, nükleer yakıt döngüsü altyapısı ve belirli ileri teknolojileri üretebilen bir devlete dönüştü. Bu dönüşüm, Ayetullah Hamenei döneminin en belirleyici miraslarından biri haline geldi: Kendi kendine yeterlilik, beka, caydırıcılık ve teknolojik bağımsızlığın siyasi egemenlikten ayrı düşünülemeyeceği inancı üzerine kurulu stratejik bir doktrin.

Seyyid Hamenei'nin liderliği altında İran, onlarca yıl süren yaptırımlar, tehditler, suikastlar, sabotajlar ve savaşlara yalnızca direnmekle kalmadı. Baskıyı, direniş ve ulusal ilerleme temelinde bir devlet projesine dönüştürerek askeri caydırıcılığı, bilimsel ilerlemeyi ve teknolojik bağımsızlığı İslam Cumhuriyeti'nin yükselişinin temel dayanakları haline getirdi.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel