ABD'nin İran'a karşı başlattığı savaşın Washington'ın strateji eksikliğini açığa çıkardığını, buna karşılık Tahran'ın Hürmüz üzerindeki jeopolitik gücünü ve pazarlık kozunu artırdığını değerlendirdi.
YDH- Asia Times'ta yayımlanan analizde, ABD ile İran arasında varılan geçici ateşkes ve 14 maddelik İslamabad Mutabakat Zaptı'nın ilk ciddi baskı altında çöktüğü belirtilerek, savaşın İran'ı zayıflatmak yerine Hürmüz Boğazı üzerindeki jeopolitik gücünü ortaya çıkardığı ve Devrim Muhafızları'nın elini güçlendirdiği değerlendirildi.
Analizde, ateşkes konusunda şimdiye kadar yazmaktan kaçınıldığı, bunun nedeninin ise anlaşmanın sınırlılıkları ve "çerçeve anlaşma" etrafında süren siyasi gösteri olduğu ifade edildi. Ancak “kötü tasarlanmış” savaşın ortaya çıkardığı jeopolitik gerçeklerin artık ele alınması gerektiği belirtildi.
İran'la varılan ateşkesin, "temenniler üzerine kurulu zayıf anlaşmaların genellikle yaptığı şeyi yaptığı ve ilk gerçek baskı altında çöktüğü" kaydedildi.
Bu hafta ABD ile İran'ın yeniden karşılıklı saldırılara başladığına işaret edilen analizde, ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki LNG tankerlerine yönelik saldırılara karşılık İran'daki hedefleri vurmasının ardından Tahran'ın Bahreyn ve Kuveyt'teki ABD askeri tesislerini hedef aldığı hatırlatıldı.
ABD Başkanı Donald Trump'ın daha sonra Ankara'daki NATO Zirvesi'nde gazetecilere geçici anlaşmanın "bittiğini" söylediği, ancak müzakerelerin hâlâ devam edebileceğinin belirtildiği aktarıldı.
Trump'ın açıklamalarının ardından petrol fiyatlarının yeniden yükselmeye başladığı ve piyasaların, dünyanın en önemli enerji geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı'nın artık “normal şekilde işlemediği riskini” yeniden fiyatlamaya başladığı kaydedildi.
Analizde, bu süreç boyunca sürekli açıklamalar, tehditler, geri adımlar, karşı tehditler, açıklamalar, gece yarısı paylaşımları ve doğaçlama basın toplantılarının birbirini izlediği belirtilerek, "Bunların tümünü haberleştirmek, takip edilebilecek bir stratejinin var olduğunu ima etmek olurdu. Böyle bir strateji yok." denildi.
Ortada yalnızca olaylar, tepkiler, füzeler, insansız hava araçları, tankerler ve petrol fiyatlarının bulunduğu belirtilen analizde, NATO müttefiklerinin Washington'ın ne demek istediğini anlamaya çalışırken Washington'ın yeniden fikir değiştirdiği, İran'daki sertlik yanlılarının ise ABD yeniden harekete geçmeye karar vermeden önce Hürmüz'de ne kadar ileri gidebileceklerini “sınadığı” ifade edildi.
Bütün bunların genel bir yön ve plan eksikliğinin sonucu olduğu belirtilerek, "En başından beri eksik olan da buydu" değerlendirmesi yapıldı.
İslamabad Mutabakatı ne öngörüyordu?
Analizde, ABD ile İran arasındaki 14 maddelik İslamabad Mutabakat Zaptı'nın savaşı durdurmayı, Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmayı, 60 günlük bir müzakere süreci başlatmayı, yaptırımların hafifletilmesine giden yolu oluşturmayı ve en zorlu nükleer meseleleri nihai anlaşmaya ertelemeyi amaçladığı hatırlatıldı.
Ancak İran'ın nükleer programının nasıl sona erdirileceği de dahil olmak üzere en zor meselelerin birçoğunun “ertelendiği” vurgulandı.
Analizde, Kapsamlı Ortak Eylem Planı'nın (KOEP) bu meseleleri yıllar süren müzakereler, ayrıntılı denetim prosedürleri ve uygulama mekanizmaları aracılığıyla yönetmeye çalıştığı, Trump'ın ise ilk başkanlık döneminde "tarihin en kötü anlaşması" olarak nitelendirdiği bu anlaşmadan çekildiği hatırlatıldı.
Mevcut çerçevenin KOEP'ten daha zayıf, daha kırılgan ve baskıya çok daha açık olduğu savunularak, "Açık olmak gerekirse, önemli ölçüde daha kötü" değerlendirmesinde bulunuldu.
Kağıt üzerinde düzenlemenin gerilimi azaltmak için bir çıkış yolu gibi göründüğü ve iç siyasi baskıların arttığı bir dönemde Trump'a zafer görüntüsü sağladığı belirtilirken, uygulamada bunun "aktif bir volkanın üzerine kurulmuş halat köprü" olduğu ifade edildi.
Anlaşmanın Lübnan dahil tüm cephelerde ateşkes öngördüğü, ancak bunun derhal bir uygulama sorunu yarattığı belirtildi. İran'ın İsrail'in Hizbullah'a yönelik saldırılarını ve Lübnan'daki işgalini ihlal olarak gösterebileceği, ABD'nin ise İran bağlantılı faaliyetleri anlaşmanın ihlali olarak değerlendirebileceği kaydedildi.
İsrail'in de Washington'ın Tahran'la anlaşma istemesi nedeniyle kendi tehdit değerlendirmelerini askıya almayacağı, aksine “daha iddialı hareket ettiği ve Beyaz Saray'ın taleplerine daha az önem verdiği” belirtildi.
Nihai anlaşma için öngörülen 60 günlük sürenin ivme yaratmayı amaçladığı ancak aynı zamanda İran'a nüfuzunu en üst düzeye çıkarmak için 60 gün verdiği savunuldu.
Hürmüz'deki her gecikmenin, her tanker olayının, Devrim Muhafızları'nın her belirsiz hamlesinin ve petrol piyasalarındaki her dalgalanmanın, istikrar karşılığında taviz vermesi için Washington üzerindeki baskıyı “artırdığı” kaydedildi.
Analizde bu durum, "Bu bir güç pozisyonu değil. Bu, 'lütfen benzin fiyatlarını pahalılaştırmayın' jeopolitiğidir" sözleriyle tanımlandı.
ABD'nin deniz ablukasını kaldırmayı ve askeri baskıyı azaltmayı kabul ettiği, böylece Washington'ın baskı araçlarından erken vazgeçerken İran'ın en önemli tavizlerinin gelecekteki müzakerelere ertelendiği ifade edildi.
Bunun İran'a petrol satma imkanı sağlayarak fiilen yaptırım hafifletmesi anlamına geldiği ve ekonomik açıdan zor durumda bulunan Devrim Muhafızları'nın kırılgan konumunu güçlendirdiği öne sürüldü.
İran'ın böylece ekonomik rahatlamadan yararlanabileceği, anlaşmanın sınırlarını sınayabileceği ve daha sonra anlaşma ifadelerinin ne anlama geldiği konusunda tartışabileceği belirtildi.
Hürmüz'deki asıl tehlike
Anlaşmaya göre, İran'ın ticari gemilerin 60 gün boyunca Hürmüz'den ücretsiz geçişine izin vermesi gerektiği hatırlatılırken, "yalnızca 60 gün boyunca ücretsiz" ifadesinin önemli bir belirsizlik taşıdığına dikkat çekildi.
Anlaşmanın ayrıca, İran'a Umman ve diğer Körfez ülkeleriyle Hürmüz'deki "gelecekteki yönetim ve denizcilik hizmetlerini" görüşme alanı tanıdığı ve "asıl tehlikenin burada bulunduğu" savunuldu.
Analizde, bir geçiş ücretinin mutlaka "geçiş ücreti" olarak adlandırılması gerekmediği belirtilerek, Tahran'ın bunu izin, deniz güvenliği ücreti, rota sistemi, mayın temizleme ücreti, kıyı devleti hizmeti veya teknik geçiş izni olarak adlandırabileceği kaydedildi.
İran'ın, anlaşmanın hangi gemilerin geçebileceği ve hangi rotayı kullanmaları gerektiği üzerindeki kontrolünü sürdürmesine izin verdiğine inandığı belirtildi.
İran'ın nükleer silah geliştirmeyeceğini yeniden teyit ettiği ancak bunun önemli bir zafer sayılamayacağı savunuldu. Zenginleştirilmiş uranyum stokunun gelecekte kurulacak bir mekanizmaya bırakıldığı, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı denetiminde seyreltilmesinin asgari yöntem olarak sıralandığı ve uranyum zenginleştirmenin de gelecek görüşmelere ertelendiği belirtildi.
Dolayısıyla nükleer meselenin çözülmediği, yalnızca "daha sonra" başlıklı sepete konulduğu ifade edildi.
Analizde, bu meselenin KOEP'ten bu yana aynı yerde bulunduğu ve aynı zamanda Trump'ın savaşı başlatmasının temel gerekçesi olduğu hatırlatıldı.
ABD'nin yaptırım hafifletmesi, petrol muafiyetleri, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve 300 milyar dolarlık yeniden inşa ve kalkınma planını masaya koymasının ise çerçevedeki "en büyük siyasi hediye" olduğu savunuldu.
İran'ın savaşı, "direnişin işe yaradığının kanıtı" olarak sunabileceği belirtilerek, saldırılara dayanmak, Hürmüz'ü kapatmak veya tehdit etmek, Washington'ı müzakereye zorlamak ve ardından yaptırım hafifletmesi ile yatırımları görüşmenin Tahran açısından büyük bir kazanım olduğu değerlendirildi.
Hürmüz sürpriz değildi
Analizde, Trump'ın en dikkat çekici savunmalarından birinin, hiç kimsenin İran'ın verdiği karşılığı beklemediğini iddia etmesi olduğu belirtildi.
Trump'ın mart ayında İran'ın Körfez ülkelerine yönelik misillemesinin şaşkınlık yarattığını söylediği hatırlatılırken, bunun Ortadoğu jeopolitiğinin en temel gerçeklerinden biri olduğu vurgulandı.
Trump'ın operasyondan önce İran'ın herhangi bir saldırı halinde ABD'nin Körfez'deki müttefiklerine karşılık verebileceği ve Hürmüz Boğazı'nı kapatmaya çalışabileceği konusunda uyarıldığı belirtildi.
Analizde, "Hürmüz Boğazı gizli bir tünel, gizli bir zafiyet veya yalnızca deniz planlamacıları ile petrol tüccarlarının bildiği belirsiz bir dipnot değildir. Coğrafyanın gücü nasıl şekillendirdiğini öğrenen öğrencilerin karşılaştığı ilk örneklerden biridir." denildi.
Küresel petrol arzının yaklaşık beşte birinin Hürmüz'den geçtiğine dikkat çekilirken, İran'ın bu güce her zaman sahip olduğu ancak varoluşsal bir tehditle karşılaşmadığı sürece kullanmak istemediği ifade edildi.
Hürmüz'ün İran'ın "koz kartı" olduğu belirtilerek, Tahran açısından riskin, boğazı etkili biçimde kapatamaması halinde nihai silahının işe yaramaz hale gelmesi olduğu kaydedildi.
Ancak bunun gerçekleşmediği ve İran'ın Hürmüz'ün “jeopolitik bir araç” olarak kullanılabileceğini gösterdiği savunuldu.
Analizde, "İran boğazı kontrol ediyor. ABD Donanması'nı yenmesine gerek yoktu. Yapması gereken tek şey ticari deniz taşımacılığını aşırı pahalı, belirsiz ve siyasi açıdan sancılı hale getirmekti. Bu çok daha düşük bir eşik" değerlendirmesine yer verildi.
Bu nedenle Trump'ın boğazın açık olduğu yönündeki açıklamasına “temkinli” yaklaşılması gerektiği belirtildi. Bazı gemilerin hareket etmesinin normal erişimin geri döndüğü anlamına gelmediği, yenilenen saldırıların ardından petrol ve gaz tankerlerinin boğazdan geçmek yerine geri dönmeye başladığı aktarıldı.
Daha önce İran güçlerinin gemilere geri dönme emri verdiği ve İran'ın boğaz yetkililerinin geçerli izin olmadan hiçbir geminin geçemeyeceğini bildiren bir duyuru yayımladığı hatırlatıldı.
Analizde, "Bu açık erişim değildir; İran'ın izin verdiği ölçüde erişimdir" denildi.
Devrim Muhafızları güçlendi
Savaşın İran'ın askeri varlıklarına zarar vermiş, ekonomisini sekteye uğratmış ve yönetim içindeki zafiyetleri açığa çıkarmış olabileceği ancak bunların hiçbirinin daha iyi bir güç dengesi ortaya çıktığı anlamına “gelmediği” belirtildi.
Devrim Muhafızları'nın artık savaş öncesine kıyasla hem ülke içinde hem de bölgede “daha güçlü” bir anlatıya sahip olduğu ifade edildi.
Devrim Muhafızları'nın ABD ve İsrail saldırılarından sağ çıktığını, nükleer meseleyi gündemde tuttuğunu, Washington'ı müzakereye zorladığını, yaptırım hafifletmesi ve petrol muafiyetlerini gündeme getirdiğini ve Hürmüz'ün istenildiği zaman baskı aracı olarak kullanılabileceğini gösterdiğini savunabileceği kaydedildi.
Savaş öncesinde İran'ın ekonomik baskılar, yaptırımlar ve iç siyasi sorunlarla karşı karşıya bulunduğu belirtilen analizde, savaşın ülkede ulusal güvenlik gündemini öne çıkardığı ifade edildi.
Bu durumun Devrim Muhafızları'nın ülke içindeki konumunu güçlendirdiği ve dışarıda ABD ile İsrail'e karşı direniş söylemini pekiştirmesine imkan sağladığı değerlendirildi.
Analizde, ortaya çıkan sonucun çelişkili olduğu belirtilerek, ABD ve İsrail'in İran'ın nükleer programına ve bölgesel nüfuz ağına karşı başlattığını söylediği savaşın ardından ortaya çıkan anlaşmanın nükleer meseleyi çözümsüz bıraktığı, Hürmüz'ü bir müzakere silahına dönüştürdüğü ve Devrim Muhafızları'nın en güçlü olduğu sektörlere akabilecek yaptırım hafifletmelerinin önünü açtığı ifade edildi.
Stratejinin yokluğunda
Son gelişmelerin önemli olduğu ancak tamamen yeni veya beklenmedik olarak değerlendirilmemesi gerektiği belirtilerek, “asıl meselenin istikrarsızlık ve tutarlı bir stratejinin bulunmaması olduğu” savunuldu.
Analizde, "Bir gün anlaşma zafer ilan ediliyor. Ertesi gün bittiği söyleniyor. Sonra görüşmelerin devam edebileceği belirtiliyor. Ardından petrol muafiyetleri iptal ediliyor. Sonra gemiciliğin korunması gerektiği söyleniyor. Ardından gerilimden kaçınılması, İran'ın cezalandırılması ve müttefiklerin hizaya gelmesi isteniyor. Sonra herkes İran'ın Körfez jeopolitiğindeki en öngörülebilir şeyi yapıp Hürmüz'ü kullanmasına şaşırıyor" ifadelerine yer verildi.
Bunun bir strateji eksikliğine işaret ettiği vurgulanarak, Beyaz Saray'ın karar alma sürecinin "jeopolitik konusunda temel bir anlayıştan yoksun görünen bir başkanın kaprisleriyle hareket ettiği" kaydedildi.
Washington'ın ulaşmak istediği nihai hedefin, izlenecek aşamaların ve İran'ın en öngörülebilir şekilde karşılık vermesi durumunda ne yapılacağının “belli olmadığı” ifade edildi.
“Tutarlı bir İran stratejisinin” ilk saldırılar başlamadan önce bazı temel sorulara yanıt vermesi gerektiği belirtildi.
Siyasi hedefin nükleer programı geriletmek mi, yönetimi zayıflatmak veya değiştirmek mi, caydırıcılık sağlamak mı, deniz ulaşımını güvence altına almak mı, bölgesel müttefikleri rahatlatmak mı yoksa iç kamuoyuna yönelik bir gösteri yapmak mı olduğunun belirlenmesi gerektiği kaydedildi.
Ayrıca, hangi tavizlerin kabul edilebilir olduğu, hangi maliyetlerin sürdürülebileceği, İran'ın Körfez'deki ABD müttefiklerine saldırması veya deniz taşımacılığının durması halinde ne yapılacağı gibi soruların önceden yanıtlanması gerektiği vurgulandı.
Devrim Muhafızları'nın ayakta kalıp zafer ilan etmesi ve İsrail ile İran'ın ateşkes yükümlülüklerini farklı yorumlaması durumlarında Washington'ın ne yapacağının da “belirsiz” olduğu ifade edildi.
Savaş öncesinden daha kötü
Analizde, "rahatsız edici sonucun, İran'daki sertlik yanlıları dışında neredeyse herkesin artık daha kötü bir konumda bulunması olduğu" değerlendirmesi yapıldı.
ABD'nin İran'ı vurabileceğini gösterdiği ancak askeri gücü kalıcı siyasi sonuçlara dönüştürmekte zorlandığının da ortaya çıktığı savunuldu. Amerikan kamuoyunun savaşa yönelik isteksizliğinin, başarı için artık gerekli olduğu öne sürülen kara işgalinin gerektireceği kaynakların seferber edilmesini imkansız hale getirdiği ifade edildi.
İsrail'in “erişim ve nüfuz” kapasitesini gösterdiği ancak küresel desteğinin ve hatta ABD'deki desteğinin hiç olmadığı kadar düşük seviyelere gerilediği belirtildi.
Giderek daha fazla insanın İsrail'i "haydut devlet", "saldırgan aktör" ve eylemlerinin başkaları açısından doğuracağı sonuçları önemsemeyen bir ülke olarak gördüğü ifade edildi.
Körfez ülkelerinin ise Washington ve Tel Aviv'in kararlarının doğrudan etki alanında bulunduğunun ve karar alıcıların ortaya çıkan ikincil zararlara önem vermediğinin bir kez daha hatırlatıldığı belirtildi.
Avrupa ve Asya'nın, kontrol edemedikleri dar bir su yolu nedeniyle petrol piyasalarının yeniden dalgalanmasını izlemek zorunda kaldığı kaydedildi.
NATO müttefiklerinin de Trump tarafından hiçbir şey yapmamakla suçlandığı, ancak Trump'ın aynı zamanda onların yardımına ihtiyacı olmadığını ve savaşı zaten kazandığını söylediği hatırlatıldı.
Denizcilik şirketleri, sigortacılar ve enerji şirketlerinin artık her geçiş kararında siyasi doğaçlamaları hesaba katmak zorunda olduğu belirtildi.
İran'ın ise dünyayı coğrafya üzerinden müzakereye zorlayabileceğini öğrendiği dile getirildi. Tahran'ın Hürmüz'ü tehdit edebileceği, kısmen açabileceği, izin sistemi getirebileceği, deniz rotalarını sınayabileceği ve her ticari gecikmeyi diplomatik baskı aracına dönüştürebileceği kaydedildi.
Analizde, Tahran'ın çıkaracağı muhtemel dersin gerilimin çok maliyetli olduğu değil, "karşı taraf uzun süreli bir krizden sizden daha fazla korkuyorsa kontrollü tırmanmanın işe yaradığı" olduğu ifade edildi.
Analiz şu değerlendirmeyle sona erdi:
"İçinde bulunduğumuz çıkmaz budur. Başarısız bir işgal değil. Bir işgal durumu değil. Geleneksel anlamda bir savaş alanı yenilgisi de değil. Günümüz çağına daha uygun bir şey: Amerikan nüfuzunu yeniden tesis etmek için başlatılan ancak bunun yerine İran'ın zaten ne kadar büyük bir nüfuza sahip olduğunu ve Washington'ın bunu elinden almak için ne kadar az stratejiye sahip bulunduğunu ortaya çıkaran bir savaş."