❝Eğer İran huzur bulamıyorsa, başkaları için de hiçbir şey 'olağan seyrinde' akmayacaktır.❞
Ali Haşim
YDH- Gazeteci Ali Haşim son analizinde, ABD ve İran'ın ateşkesi kabul etmesinin ardında ortak bir barış iradesinden ziyade farklı stratejik hesaplar bulunduğunu savunarak ateşkes dönemlerinde dahi tarafların temel stratejik hedeflerinden vazgeçmediğini ve rekabetin farklı araçlarla sürdüğünü vurguluyor. İran ile ABD arasındaki mücadelenin askeri olduğu kadar ekonomik, diplomatik ve psikolojik boyutlar taşıyan çok katmanlı bir rekabet olduğunu ortaya koyan Haşim, mevcut ateşkesin kalıcı bir çözüm üretmediğini; yalnızca daha kapsamlı ve farklı dinamiklere sahip yeni bir çatışma evresini ertelediğini savunuyor.
✱✱✱
İran, uzun süreli liderini iki kez toprağa verdi. İlki, çatışmaların ilk gününde başlayan İsrail saldırısının Ayetullah Ali Hamanei’yi komuta merkezinin enkazında bıraktığı Şubat ayının sonundaydı. İkincisi ise dört aylık bir gecikmeyle, Temmuz ayında gerçekleşen cenaze töreniydi; naaş Tahran’da katafalka konuldu, güneye, Kum üzerinden Irak sınırına, oradan Necef ve Kerbela’ya götürülüp nihayetinde Meşhed’de defnedildi.
Bu tören, sınırları belli bir ulustan ziyade ulusötesi nüfuz sahibi bir devlete yaraşır bir mesaj vermek üzere kurgulanmıştı. Sokaklar yas tutanlarla dolup taşarken, kameralar Amerikalıların ve İsraillilerin görmeyi beklediği simaları tek tek kaydediyordu. Ancak tabut İran’a ulaşmadan gerilim ABD ile yeniden tırmandı; İran, Hürmüz Boğazı’ndan alışılagelmiş rotaların dışına çıkarak koordinasyonsuz geçmeye çalışan gemileri hedef alınca, toprakları ABD ateşiyle vuruldu.
ABD ile İran arasında tanık olduğumuz şey yeni bir savaş değil; yalnızca yüzeysel ve geçici olarak örtülmüş, şimdiyse Tahran’da bir başkasının devraldığı eski bir çatışmadır. Ayetullah Mücteba Hameni, babasının unvanını almış olsa da selefinin temkinli duruşundan eser bırakmamıştır.
Yaşlı Hamenei son yıllarda ABD ile açık bir savaştan kaçınmak için ince hesaplanmış adımlar atarken; oğlu, önce İran sınırlarının dışında, ardından da içinde gerçekleşen saldırılarla, küresel enerji ticaretini keserek ve doğrudan çatışmaya girerek karşılık vermiştir. Washington, İslam Cumhuriyeti’ni devirememiş, bunun yerine İran’ı, daha önce 86 yaşındaki liderin temkinli gölgesinde ağır ağır şekillenen bir rejim değişimine doğru hızla itmiştir.
ABD Başkanı Donald Trump tarafından Haziran ayında Versay’da, İranlı mevkidaşı Mesut Pezeşkiyan tarafından ise Tahran’da imzalanan İslamabad Mutabakat Zaptı, çatışmayı bitiren belge olarak sunulmuştu. Oysa bu belge hiçbir şeyi sona erdirmedi; sadece erteledi.
14 madde, "nihai anlaşma" için tanınan 60 günlük süre, İran’ın asla nükleer silah üretmeyeceğine dair sözler ve Lübnan dâhil tüm cephelerde çatışmaların durdurulacağına dair taahhütler... Bunların hepsi, temeli hiç atılmamış bir binanın kâğıt üzerindeki vaatlerinden ibaretti.
Adını koymak gerekirse; bu, gerçek bir mutabakattan ziyade bir "yanlış anlaşılmalar belgesi" idi. Yine de kritik bir amaca hizmet etti: her iki tarafın da kısıtlı imkânlarına rağmen ihtiyaç duyduğu tek meta olan zamanı kazandırdı.
İran’ın nefes almak için bu duraklamaya ihtiyacı vardı: tükenen stoklarını yenilemek, yitirdiği komutanların yerini doldurmak ve Şubat ayının tek bir sabahında hurdaya dönen hava savunma ağını yeniden örmek zorundaydı. Ayrıca mutabakatın sağladığı başka bir imkâna daha muhtaçtı: ABD Hazine Bakanlığı’ndan ham petrol ve petrokimya ürünlerini 21 Ağustos’a kadar yeniden satabilmek için gerekli izni almak. Bu izin, savaşın geçici olarak üstünü örttüğü ancak aslında daha da derinleştirdiği ihtiyaçları gidermek adına gereken nakit akışını sağladı.
Ne var ki bu nefes alma alanı, hiçbir vakit bir itidal doğurmayacaktı. Genç Hamenei yönetimindeki İran, bu toparlanma sürecini bir doktrine dönüştürmeyi seçti. Tahran’daki yetkililer artık açıkça caydırıcılıktan bahsediyor ve bu doktrinin merkezine tek bir cümle yerleştiriyor: Eğer İran huzur bulamıyorsa, başkaları için de hiçbir şey "olağan seyrinde" akmayacaktır. Kimsenin eskisi gibi rahatça petrol ticareti yapmasına izin verilmeyecektir.
Hürmüz Boğazı bu doktrinin uygulama sahasına dönüştü; kapandı, açıldı ve yeniden mühürlendi. Her döngü, İran’a karşı yürütülen savaşın alevlenmesi durumunda, çatışmanın sadece İran topraklarıyla sınırlı kalmayacağının kanıtıydı.
Washington ve Tel Aviv’in ise bu duraklamaya farklı gerekçelerle ihtiyacı vardı. Başkan Trump, savaş boyunca İran’ın gücünün kırılması pahasına yüksek enerji fiyatlarının kabul edilebilir bir bedel olduğunu defalarca dile getirmişti. Ancak ABD genelinde benzin istasyonlarındaki fiyatlar tırmanıp Kongre ara seçimlerine sadece aylar kalmışken, Hürmüz’ü yeniden açmanın ve petrol piyasasına istikrarı geri getirmenin siyasi bir zorunluluk olduğu anlaşıldı. Mutabakat, kanlı, geniş kapsamlı ve neticeleri öngörülemeyecek kadar riskli bir savaşa girmeye gerek kalmadan bu hedefe ulaştı.
Düşmanlıkların durdurulması, hem İsrail hem de Amerika Birleşik Devletleri için başka avantajlar da sağladı. İran’ın ölülerinin yasını tutmasına müsaade eden bir ateşkes, aynı zamanda ülkedeki yeni hiyerarşinin gün yüzüne çıkmasına olanak tanıdı. Devrim Muhafızları düzenli basın toplantıları yapmaz; bunun yerine cenaze törenleri düzenler.
Öldürülen yüce bir lider için günlerce süren ve sınırları aşan bir cenaze merasimi, halefiyet sürecinde hayatta kalmayı hedefleyen her komutanı ortaya çıkmaya, görüntülenmeye ve bir harita üzerinde işaretlenmeye zorlar. İsrail ve ABD bunun farkındaydı.
Ritüelin gerçekleşmesine göz yummanın onlara hiçbir maliyeti olmadı; aksine, onlara her şeyi öğretti: Şu an Kudüs Gücü adına kim konuşuyor, Hamenei'nin yetkisini kim devraldı, İslam Cumhuriyeti halkın önüne çıkarmaya değer gördüğü generalleri hangileri? Kamuoyu önündeki yasın içinden hasat edilen bu istihbarat, güncellenmiş hedef listelerine işlenecekti.
Böylece ateşkes, bir barajın arkasında biriken suyun akmaya devam etmesi gibi, bir süreliğine dayandı.
Lübnan, kimsenin kapatmadığı bir çatlaktı ve İran’ın yeni yönetimi altında artık ayrı bir mesele olarak görülmekten çıktı. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, başından beri Washington’ın Tahran ile imzaladığı hiçbir metnin Hizbullah’ı kapsamadığı hususunda ısrarcıydı. Trump’ın, İran ile İslamabad mutabakatı görüşmelerini yürütmek üzere görevlendirdiği Başkan Yardımcısı JD Vance de Netanyahu’nun bu tutumunu destekledi.
Dolayısıyla İsrail, ateşkesin her versiyonunda Beyrut’un güneyini vurmaya devam etti. Tahran’ın yanıtı ise çatışmanın doğasını değiştirdi: İran, Washington ile yapılacak kalıcı bir ateşkesi doğrudan Lübnan’da yaşananlarla ilişkilendirdi.
Haziran ayında Devrim Muhafızları, İsrail Beyrut’un güney banliyölerini vurduğunda, sanki saldırı bizzat İran topraklarına yapılmışçasına misillemede bulundu. Lübnan, İran’ın kendi güvenlik denklemine dâhil edilmişti; bu, genç Hamenei'nin aynı anda savunmaya hazır olduğu birkaç cepheden yalnızca biriydi.
Ancak sonradan yaşananlar, İran-ABD arasındaki "nihai anlaşma" yoluna Lübnan’ı dahil etme vaadine rağmen, ABD’nin Lübnan’ı İran’dan koparmayı hedefleyen açık bir strateji izlediğini ortaya koydu. Lübnan hükümeti, İsrail ile ayrı bir anlaşma imzalayarak yalnızca düşmanlıkları değil, Tel Aviv’e karşı beslenen husumeti de sona erdirme sözü verdi. Komşu Suriye’deki temel güç değişimlerinin gölgesinde Beyrut’ta yaşanan bu gelişmeler, Lübnan’da 15 yıllık iç savaşı noktalayan 1989 tarihli Taif Mutabakatı’nın temellerini sarsıyor.
İran ve ABD bu hafta uzman düzeyinde bir araya gelmeye hazırlanıyordu; ancak hesaplar tutmadı. Devrim Muhafızları'nın Hürmüz Boğazı'nda üç gemiyi hedef alması üzerine Washington, İran'a yönelik yeni hava saldırıları başlatmaya, enerji ihracatına tanınan yaptırım muafiyetini iptal etmeye ve yarım önlemlerden hazzetmeyen bir başkanın diliyle ateşkesin resmen "bittiğini" ilan etmeye karar verdi.
Mutabakatı bir barış antlaşması yerine geçici bir ateşkes olarak okuyan hiç kimse için bu durum şaşırtıcı olmamalıdır. Bir antlaşma, her iki taraf da çatışmanın maliyetinin elde edilebilecek kazanımlardan daha ağır olduğuna hükmettiği vakit savaşı bitirir. Sarsak bir ateşkes ise sadece bir sonraki çatışma turunu erteler; Tahran’da ise zaman, farklı iktidar ağlarında farklı şekilde akmaktadır.
Kabine yetkilileri, Washington ile yapılacak görüşmelerin bir netice verip vermeyeceğini hâlâ tartışıyor. Karar alma mekanizmasındaki çevre, İran'ın yeni yüce lideri döneminde daha da daraldı: Daha konsantre, daha az temkinli ve beklemeye daha az meyyal bir hâl aldı.
Bu yüzleşmenin arkasında ise hâlâ ağır yaptırımlar altında ezilen, hâlâ yorgun ve iktidarda büyük bir değişim yaratmasa da yönetimi korkutmaya yetecek çapta sokak protestolarından sadece bir "kötü kış" kadar uzak olan bir ülke var. İran, öldürülen liderinin ertelenen cenaze töreni dâhil olmak üzere, gücünü farklı katmanlar üzerinden yansıtmaya çalışan bir devlet olmaya devam ediyor.
Bu bağlamda Tahran, cenaze töreninin rotasını Necef ve Kerbela üzerinden belirleyerek yası bir siyasi bildirime dönüştürüyor; otoritesinin kendi sınırlarını aşıp, kendisini hiçbir vakit tam olarak kabullenmemiş bir geleneğin kalbine kadar ulaştığını ilan ediyor. Irak; Tahran ve Washington ile olan ilişkileri ile kendi ruhani yapısının her ikisinden de ayrı durma konusundaki ısrarı arasında sıkışıp kalarak, törene ev sahipliği yapmanın riskini üstleniyor.
Gerçek sınav, Necef, Kerbela ve Meşhed’deki kalabalıklar dağıldığında ve İran, bu yeni dönemin sadece çatışmayla mı yoksa kalıcı bir yapı inşa ederek mi tanımlanacağına karar vermesi gerektiğinde başlayacak. Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf'ın kısa süre önce Tahran'daki iş dünyası liderlerini teşvik ettiği gibi:
"[Füze] rampalarında görev yapan gençlerimizden siperi devralın."
Bazı ölümler saldırılardan, bazıları ise sadece zamanın akışından kaynaklanacak.
Her iki durumda da yas tutanlar sokakları doldurmaya devam edecek; onların üzerinde bir yerlerde ise birileri, tanıdık yüzleri saymaya ve takip etmeye devam edecek.
Çeviri: YDH