"İncelenen Çerçeve Anlaşma ile Bakanlar Kurulunun 23-2 sayılı yetkilendirme kararı; Lübnan Anayasası’na, taraf olunan uluslararası sözleşmelere ve yürürlükteki iç yasalara açıkça aykırıdır."
Usame Rahhal, Hüseyin el-Azzi
YDH - El-Ahbar gazetesinde yayımlanan bu hukuki inceleme, Lübnan hükümeti ile işgalci rejim arasında imzalanan "Çerçeve Anlaşma" ve buna dayanak oluşturan 23-2 sayılı Bakanlar Kurulu kararının anayasal ve uluslararası hukuk ilkeleriyle çeliştiğini ortaya koyuyor. Müzakere ve imza yetkilerinin usulsüz devredilmesi, anayasal zorunluluk olan Meclis onayının ihmal edilmesi ve Bakanlar Kurulunun nitelikli çoğunluk kuralının işletilmemesi, anlaşmayı usul yönünden sakladı. Ayrıca metin içeriğinde Lübnan'ın ulusal egemenliğinden, işgal rejimi aleyhine yargı yoluna başvurma hakkından feragat edilmesi ve meşru savunma haklarının kısıtlanması, Taif Anlaşması ve anayasal emredici kuralların ihlali niteliğinde.
Giriş
26 Haziran 2026 tarihinde Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nida Muavvad, Lübnan otoritesi ile düşman Siyonist işgal rejimi arasında "Çerçeve Anlaşma" olarak adlandırılan metni imzalamıştır. Anlaşmanın önsözü, tarafların "aralarındaki çatışmayı sona erdirme, her iki ülkenin egemenlik ve güvenliğini teminat altına alma ve barışçıl komşuluk ilişkileri tesis etme" yönündeki ortak hedeflerini ilan etmektedir. Ne var ki bu metin, salt geleceğe matuf niyet beyanlarından ibaret olmayıp; uluslararası hukuk bağlamında Lübnan devletine tek taraflı, eşitsiz ve ağır yükümlülükler dayatan bir taahhütler bütününü içermektedir.
Bu çalışmada, Bakanlar Kurulunun söz konusu müzakerelere ilişkin aldığı yetkilendirme kararının anayasal meşruiyeti incelenecek; ardından anlaşma metninin içeriğinde yer alan maddi ve şekli hukuk ihlalleri ile bu metne karşı başvurulabilecek yargısal yollar analiz edilecektir.
I. Çerçeve Anlaşma’nın Hukuki Niteliği ve Şekli İhlaller
A. Hukuki Niteliği Açısından DeğerlendirmeUluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, tarafların bu metne "Çerçeve Anlaşma" adını vermiş olması, belgenin bir "uluslararası antlaşma" niteliği taşıdığı gerçeğini değiştirmemektedir. Lübnan Yasama ve İstişare Heyeti ile Danıştay’ın yerleşik içtihatları (30/97-98 ve 60/98-99 sayılı kararlar), adlandırma ne olursa olsun, taraflar arasında hukuki sonuç doğuran metinlerin antlaşma statüsünde olduğunu tescil etmektedir. Dolayısıyla bu metin, hükümlerinin uluslararası teamül hukuku ilkesi haline geldiği 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne tabidir. Lübnan Anayasası’nın 52. ve 65. maddelerinde düzenlenen, uluslararası antlaşmaların akdedilmesine ilişkin anayasal ve yasal usul kurallarının bu metin için de aynen uygulanması zorunludur (Yasama ve İstişare Heyeti’nin 375/2026 sayılı mütalaası).
İmzalanan metnin nihai bir anlaşma olmadığı, yalnızca hazırlık niteliğinde bir çerçeve sunduğu yönündeki iddiaların hukuki dayanağı yoktur. Zira hazırlık belgeleri veya geçici çerçeveler, imzalandıkları andan itibaren taraflar üzerinde geri dönülemez ve kesin hukuki yükümlülükler doğurmaz. Yasama ve İstişare Heyeti, 81/2026 sayılı mütalaasında bir belgenin uluslararası antlaşma sayılabilmesi için şu üç kurucu unsurun mevcudiyetini şart koşmuştur:
1) Devletler veya uluslararası hukukun diğer süjeleri arasında akdedilmiş olması,
2) Hukuki sonuçlar doğurması,
3) Uluslararası hukuk rejimine tabi olması.
Uluslararası hukukta aslolan belgenin başlığı değil, içeriği ve doğurduğu hak ile borçlardır. Söz konusu metin incelendiğinde; çatışma durumunun sona erdirilmesi (Madde 1), doğrudan müzakere taahhüdü (Madde 1), bağlayıcı güvenlik düzenlemeleri (Madde 2 ve 3), uygulama ve denetim mekanizmalarının tesisi (Madde 2), çalışma gruplarının oluşturulması (Madde 12), askeri koordinasyon komitesi kurulması (Madde 7), uluslararası yardımların bu taahhütlerin ifasına bağlanması (Madde 10) ve uluslararası siyasi/hukuki mecralarda düşmanca veya aleyhte her türlü faaliyetten iyi niyetle feragat edilmesi (Madde 13) gibi son derece somut, kesin ve geri dönülemez yükümlülükler içerdiği görülmektedir. Uluslararası hukukun özneleri arasında akdedilen bu metin, şüpheye yer bırakmayacak biçimde bir uluslararası antlaşmadır. Belgenin "Çerçeve Anlaşma" olarak adlandırılması, Parlamento onayı ve Bakanlar Kurulu kararı gibi anayasal denetim ve kısıtlamalardan kaçınma gayretinin bir tezahürü niteliğindedir.
B. 23-2 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararının (Yetkilendirmeden Haberdar Olma) Hukuki DurumuMüzakere heyetine verilen yetkinin Bakanlar Kuruluna sunuluş biçimi, idare hukuku açısından kendi içinde ciddi bir çelişki barındırmaktadır. Kurul, müzakere heyetine verilen yetkiyi "bilgi edinme/haberdar olma" (خذ العلم) düzeyinde ele almasına rağmen, bu işleme "karar" adı vermiş ve sayı numarası (23-2) tahsis etmiştir. İdare hukukunda bir işlemin "karar" niteliği kazanabilmesi için icrai (yürütülebilir) bir güce sahip olması gerekir. Bakanlar Kurulunun yalnızca "bilgi edinmesi" ise idari bir karardan ziyade maddi bir olgunun tespitidir.
23-2 sayılı kararın lafzı şu şekildedir:
"Bakanlar Kurulu, Sayın Cumhurbaşkanı’nın Sayın Başbakan ile mutabık kalarak Washington’daki (Amerika Birleşik Devletleri) müzakere heyetine verdiği yetkiden haberdar olmuş ve heyeti, kendi gözetimleri altında istenilen sonuca ulaşmak üzere gerekli adımları atmakla görevlendirmiştir. Şu kadar ki, bu müzakerelerden doğabilecek her türlü anlaşmanın onaylanması, Anayasa’nın 52. maddesi uyarınca Bakanlar Kurulunun onayına tabidir."
Yetkilendirme meselesinde, "müzakere yetkisi" ile "imza yetkisi" arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koymak gerekir; zira bunlar birbirinden bağımsız iki hukuki işlemdir. Anayasal yetkiler münhasır niteliktedir, lafzen yorumlanır, kıyas yoluyla genişletilemez ve kamu düzenine ilişkindir. Yetkinin sınırlarının aşılması, genelleştirilmesi veya belirsiz bırakılması, yapılan işlemin hukuki geçerliliğini sakatlar.
Anayasa’nın 52. maddesi Cumhurbaşkanı’na, Başbakan ile mutabakat halinde uluslararası antlaşmaları müzakere etme yetkisi vermektedir. Ancak anayasal yetkiler şahsa bağlı haklar olmadığından, usulsüz biçimde devredilemezler. Her türlü yetki devri, meşruiyet ilkesine, maddi ve şekli şartlara bağlıdır; zira anayasal konularda şekil şartı, işlemin sıhhatinin asli unsurudur.
23-2 sayılı kararda yer alan "istenilen sonuca ulaşmak üzere gerekli her türlü işlemi yapmakla görevlendirme" ifadesi, anayasal yetki devri ilkelerine aykırı olarak son derece geniş ve belirsiz tutulmuştur. Kararda atılacak adımların niteliği tanımlanmadığı gibi, müzakerelerden beklenen somut sonuç da sarih kılınmamıştır. Sınırları çizilmemiş ve muğlak bırakılmış bu yetkilendirme, anayasa ve idare hukuku içtihatlarında "aşırı genellik" veya "metinsel belirsizlik" olarak adlandırılan kusuru barındırmaktadır. Bu durum, yasama organının veya asli yetki sahibinin kendi yetkisini kullanmaktan kaçınarak pasif kalması anlamına gelen "yasama organının edilgen istifası" (Incompétence négative) teorisinin somut bir örneğidir.
Lübnan anayasa ve idari yargısı, hak ve ödevlerin düzenlenmesini bütünüyle yürütme organının takdirine bırakan ucu açık düzenlemeleri anayasal yetkinin devri ilkelerine aykırı bularak iptal etmektedir. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın anayasal müzakere yetkisini bir heyete devrederken uyması gereken sınırlar da bu kurala tabidir. Dolayısıyla, sınırları çizilmemiş ve muğlak bırakılmış bu müzakere yetkilendirmesi hukuken sakattır.
Bir yetki devrinin geçerli olabilmesi için, yetkiyi devreden makamın o işlem üzerinde asli hak sahibi olması ve bu devrin açık, sarih bir biçimde yapılması gerekir. Anayasal yetkilerin devrinde zımni veya varsayımsal yorumlara gidilemez. "İstenilen sonuca ulaşma" hedefinin Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın "gözetimi altında kalma" şartına bağlanmış olması da imza yetkisinin doğrudan devredilmediğini göstermektedir.
Ayrıca teamüllere göre Bakanlar Kurulu, bakanlara imza yetkisi verirken anlaşma metninin taslağını karara eklemek ve imzadan önce Yasama ve İstişare Heyeti’nin mütalaasını almak zorundadır (Örneğin; Bakanlar Kurulunun 09-07-2026 tarihli gündeminin 3. maddesinde, Adalet Bakanlığının Fas ile imzalanacak üç anlaşma için imza yetkisi talep ederken Yasama ve İstişare Heyeti’nin taslak üzerindeki şerhlerine uyma taahhüdünde bulunması gibi).
Bu doğrultuda, müzakere heyetinin usulüne uygun ve açık bir imza yetkisi olmaksızın Çerçeve Anlaşma’yı imzalamış olması, atılan imzayı hukuken geçersiz kılmaktadır.
C. Parlamento Onayının İhmal Edilmesi ve Bakanlar Kurulu Karar YetersizliğiAnayasa’nın 52. maddesi açıkça şu hükmü amirdir:
"Cumhurbaşkanı, Başbakan ile mutabakat halinde uluslararası antlaşmaları müzakere eder ve akdeder. Bu antlaşmalar Bakanlar Kurulunun onayı olmaksızın kesinleşmez. Hükümet, ülkenin menfaatleri ve devletin güvenliği izin verdiği an, durumu Meclise bildirir. Ancak devlet maliyesine yükümlülük getiren antlaşmalar, ticari antlaşmalar ve bir yıldan diğerine feshedilemeyen antlaşmalar ancak Parlamento (Temsilciler Meclisi) onayından sonra akdedilebilir."
Anayasa’nın 52. maddesi ile 65. maddesinin 5. fıkrası birlikte değerlendirildiğinde, doktrin ve anayasa içtihatları, onay sürecinde Meclis denetimine tabi olan ve olmayan antlaşmaları kesin bir biçimde ayırmıştır. Bir yıldan diğerine feshedilmesi mümkün olmayan, devlet maliyesini doğrudan ilgilendiren veya ticari nitelik taşıyan antlaşmaların yürürlüğe girmesi için Parlamento onayı bir ön şarttır.
Anayasa’nın 65/5 maddesi ise Bakanlar Kurulunun karar alma mekanizmasını düzenlemektedir. Bu hükme göre, temel ve hayati addedilen konuların karara bağlanabilmesi için üye tamsayısının üçte iki çoğunluğunun onayı şarttır. Maddede "temel konular" arasında anayasa değişikliği, olağanüstü hal ilanı, savaş ve barış kararları, genel seferberlik ve uluslararası antlaşmalar açıkça sayılmıştır.
Çerçeve Anlaşma, içeriği itibarıyla uluslararası nitelikte bir antlaşmadır ve Lübnan’ın uluslararası yargı mercilerinde işgalci rejim aleyhine dava açma hakkından feragat etmesi (Madde 13) gibi, bir yıldan diğerine feshedilemeyecek nitelikte kalıcı taahhütler barındırmaktadır. Bu nedenle, Lübnan Anayasası uyarınca yürürlüğe girebilmesi için öncelikle Meclis onayından geçmesi yasal bir zorunluluktur (Bkz. Yasama ve İstişare Heyeti’nin 146/1999 sayılı mütalaası).
Hükümetin antlaşmayı imzalama yetkisi, Meclisin kanunla vereceği onay şartına bağlıdır. Meclis onayının alınmaması veya bu sürecin baypas edilmesi, işlemi anayasaya aykırılık sakatlığıyla malul kılar; anayasa dışı bir onay işlemi yok hükmündedir ve hukuki sonuç doğurmaz. Ancak mevcut durumda yürütme erki, ne Meclis onayına başvurmuş ne de Bakanlar Kurulunun anayasal karar yeter sayısını (üçte iki çoğunluk) gözetmiştir.
Tarihsel bir emsal olarak, Lübnan’ın 1982 yılındaki İsrail işgali altında imzaladığı 17 Mayıs 1983 Antlaşması bu duruma ışık tutmaktadır. Dönemin Parlamentosu antlaşmanın onaylanmasına izin veren kanunu 14 Haziran 1983’te kabul etmiş ve 20 Haziran’da hükümete göndermiş olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı metni imzalamamıştır. Bu nedenle antlaşma hiçbir zaman hukuki geçerlilik kazanmamış ve yürürlüğe girmemiştir.
1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 46. maddesi, bir devletin kendi iç hukukunun temel ehemmiyete haiz bir kuralının ihlal edilmesi ve bu ihlalin açık olması durumunda, rızasının sakatlandığını ileri sürerek antlaşmanın iptalini talep edebileceğini öngörmektedir. Lübnan’ın anayasal usullerine uyulmaksızın imzalanan bu Çerçeve Anlaşma, iç hukuk düzenine usulünce dahil edilmediğinden Lübnan devleti açısından bağlayıcı olmayıp, yalnızca metni imzalayanların siyasi sorumluluğunda kalan hükümsüz bir belgedir.
D. Uluslararası Hukukta "İkrah" (Zorlama) Nedeniyle Batıl Olma Durumuİşgal ve askeri baskı altında imzalanan uluslararası antlaşmalar, uluslararası hukukta irade fesadı (ikrah) nedeniyle başlangıcından itibaren batıldır. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 52. maddesi, "Bir antlaşmanın, Birleşmiş Milletler Şartı’nda ifadesini bulan uluslararası hukuk ilkelerine aykırı şekilde tehdit veya kuvvet kullanılarak akdedilmesi durumunda hükümsüz olacağını" açıkça düzenlemektedir. İşgal altında bulunma, bombardıman ve yıkım tehdidi, maddi ve manevi cebir unsurunun en somut göstergesidir.
Hukukçu Muhammed el-Meczub, 19 Ocak 1983 tarihli es-Sefir gazetesinde yayımlanan makalesinde bu hususu şöyle vurgulamaktadır: "İşgal ve maddi-manevi baskı altında zorla kabul ettirilen antlaşmalar hukuken batıldır. Baskı altındaki devlet, özgürlüğünü geri kazandığı an bu antlaşmaları iptal etme ve hükümsüz kılma hakkına sahiptir."
II. Çerçeve Anlaşma’nın Lübnan Anayasası ve Taif Anlaşması Açısından Esas Yönünden İhlalleri
Söz konusu belgenin yalnızca usul yönünden değil, içerik yönünden de Lübnan’ın anayasal düzenini, yasalarını ve ulusal mutabakat metinlerini ihlal ettiği tespit edilmiştir. Bu ihlaller başlıklar halinde şunlardır:
A. Siyonist İşgal Rejiminin Tanınması ve Barış TaahhüdüÇerçeve Anlaşma, Lübnan mevzuatına aykırı olarak düşman rejimi zımnen tanımakta ve onunla kalıcı barış yapılacağını taahhüt etmektedir. Bu durum aşağıdaki temel metinlerle açıkça çelişmektedir:
Taif Anlaşması’nın üçüncü maddesi, Lübnan’ın "23 Mart 1949 tarihinde imzalanan Ateşkes Antlaşması’na bağlılığını" teyit eder. Ateşkes, savaş halinin sona ermesi değil, yalnızca askeri çatışmaların askıya alınmasıdır. Dolayısıyla, savaş halini kalıcı olarak bitirecek ve düşmanla ilişkileri "barış" zeminine taşıyacak her türlü tasarruf Taif Mutabakatı’na aykırıdır. Böylesi köklü bir rejim değişikliği ancak yeni bir toplumsal mutabakatla yapılabilir; yürütme organının yetkilendirdiği bir heyetin tasarrufuyla gerçekleştirilemez.
Anayasa’nın başlangıç bölümünün (B) bendi, Lübnan’ın Arap Birliği antlaşmalarına ve bu kapsamda Lübnan tarafından onaylanan 2004 tarihli Arap İnsan Hakları Şartı’na bağlılığını ilan eder. Lübnan Anayasa Konseyi’nin yerleşik içtihatlarına göre (en son 7/2026 sayılı karar), uluslararası ve bölgesel insan hakları sözleşmeleri anayasal metinlerin ayrılmaz bir parçasıdır ve anayasal değere sahiptir. Arap İnsan Hakları Şartı’nın 2. maddesi ise Siyonizm’i ve işgali insan onuruna yönelik bir tehdit olarak tanımlamakta ve üye devletlere bu ideolojiyle mücadele etme görevi yüklemektedir. Bu doğrultuda, anayasal olarak Siyonist ideolojiyle mücadele etmekle yükümlü olan Lübnan devletinin, söz konusu rejimle savaş halini bitirmesi ve dostane ilişkiler kurması anayasal çelişkidir.
Anlaşmanın 1. maddesinde işgal altındaki topraklarda Siyonist rejimin egemenliğinin tanınması, Lübnan’da yaşayan Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkının fiilen inkar edilmesi anlamına gelmektedir. Bu durum, mültecilerin Lübnan’da kalıcı hale getirilmesini (tavtin) kesin bir dille yasaklayan Anayasa Başlangıcı’nın (T) bendiyle bağdaşmamaktadır.
Anayasa’nın başlangıç bölümünün (Y) bendi, "Birlikte yaşama (misak-ı ortak) ilkesine aykırı hiçbir otoritenin meşru sayılmayacağını" hüküm altına almaktadır. Bu ilke soyut bir temenni değil, Lübnan hukuk sisteminin en üst normudur. İşgal rejiminin saldırılarına ve cinayetlerine en çok maruz kalmış toplumsal kesimlerin rızası hilafına, düşmanla savaş halini sona erdirme kararı almak toplumsal sözleşmeyi doğrudan sakatlamaktadır.
Lübnan’ın 1955 tarihli İsrail’i Boykot Kanunu’nun 1. maddesi, işgal rejimiyle her türlü ilişkiyi yasaklamakta ve cezai yaptırıma bağlamaktadır. Keza 1994 tarihli Görsel-İşitsel Yayıncılık Kanunu’nun 6. maddesi rejimi "Siyonist Düşman" olarak nitelemekte; 194/2011 sayılı kanun ise işgal altındaki toprakları "Filistin" olarak tanımlayarak rejimin egemenliğini reddetmektedir. Bu meriyetteki kanunlar Parlamento tarafından yürürlükten kaldırılmadığı sürece yürütme organının bu kanunlara aykırı bir antlaşma imzalaması hukuken mümkün değildir.
B. Ülke Egemenliğinin ve Toprak Bütünlüğünün ZedelenmesiAnayasa’nın 2. maddesi Lübnan topraklarının hiçbir kısmından feragat edilemeyeceğini öngörür. Anayasa Başlangıcı’nın (T) bendi bölünmeyi yasaklarken, (D) bendi ise egemenliğin halka ait olduğunu ve bu egemenliğin ancak anayasal kurumlar eliyle yürütülebileceğini teyit eder.
Buna karşın Çerçeve Anlaşma, Lübnan ordusunun güney sınırlarında konuşlandırılmasını ve silahların arındırılmasını ABD’nin denetimine bağlamakta; askeri ve mali yardımları ise sürekli bir doğrulama ve gözlem mekanizmasına tabi kılmaktadır. Egemenlik, doğası gereği şartlandırılamaz ve yabancı bir gücün performans kriterlerine bağlanamaz. Anayasal kurumlar, halkın egemenlik vekili olarak, topraklardaki işgalin son bulmasını koşullara bağlama veya işgal durumunu "yeniden konuşlanma" adı altında meşrulaştırma yetkisine sahip değildir.
C. Temel Yurttaşlık Haklarından Feragat EdilmesiAnlaşmanın 13. maddesi, Lübnan’ın uluslararası yargı ve siyaset mecralarında işgal rejimi aleyhine yasal girişimlerde bulunma hakkından peşinen feragat etmesini öngörmektedir. Bu hüküm, savaş mağdurlarının ve şehit ailelerinin adalet arama hakkını elinden aldığı gibi, Lübnan yargısının yetkisini de gasp etmektedir. Bu durum, Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlenen kuvvetler ayrılığı ilkesinin açık bir ihlalidir.
Metindeki "uluslararası siyasi veya hukuki mecralarda aleyhte her türlü faaliyet" ifadesi, ucu açık ve tehlikeli bir biçimde kaleme alınmıştır. Uluslararası hukukta hak arama ve telafi (remedy) hakkı, emredici hukuk kuralı (Jus Cogens) niteliğindedir. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 53. ve 64. maddeleri uyarınca, emredici kurallara aykırı antlaşmalar doğrudan batıldır. Başbakan’ın bu hakkın "feragat edilmeyip askıya alındığı" yönündeki açıklaması hukuki gerçeklerle bağdaşmamaktadır; zira süresiz bir askıya alma, fiilen kalıcı bir feragattir.
Anlaşma, işgal altındaki toprakları savunma hakkını tanıyan uluslararası sözleşmelerle çelişmektedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1974 tarihli 3246 sayılı kararı başta olmak üzere birçok uluslararası metin, halkların yabancı işgale karşı silahlı mücadele dahil her türlü yöntemle direnme hakkını teyit etmektedir. Uluslararası Adalet Divanı’nın 19 Temmuz 2024 tarihli kararında da belirtildiği üzere, işgale karşı direniş, halkların kendi kaderini tayin etme hakkının meşru bir uzantısıdır. Bu hak, Lübnan anayasal düzeninin bir parçası olan Arap İnsan Hakları Şartı ve Arap Terörle Mücadele Sözleşmesi’nde de açıkça güvence altına alınmıştır.
Anlaşmanın 10. ve 11. maddelerinde güney bölgelerinin yeniden imarının siyasi ve askeri şartlara bağlanması, yurttaşların barınma hakkını engellemektedir. Barınma hakkı, Lübnan’ın taraf olduğu Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 11. maddesi ve Lübnan Anayasa Konseyi’nin 6/2014 sayılı kararıyla güvence altına alınmış anayasal bir haktır.
Sonuç
İncelenen Çerçeve Anlaşma ile Bakanlar Kurulunun 23-2 sayılı yetkilendirme kararı; Lübnan Anayasası’na, taraf olunan uluslararası sözleşmelere ve yürürlükteki iç yasalara açıkça aykırıdır. Bu bağlamda, Lübnan devletini ve anayasal kurumlarını bağlayıcı hiçbir hukuki niteliği bulunmayan bu metnin, idare hukukunun temel taşı olan "kanunilik ilkesi" uyarınca Lübnan yargı mercileri önünde hükümsüz kılınması hukuki bir zorunluluktur.
Çeviri: YDH