Prof. Mearsheimer: İsrail İran karşısında küçük düşürücü bir yenilgi aldı

img
Prof. Mearsheimer: İsrail İran karşısında küçük düşürücü bir yenilgi aldı YDH

Uluslararası ilişkiler teorisyeni Prof. John Mearsheimer, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik hava harekatı ve deniz ablukasının başarısızlıkla sonuçlandığını, tarafların artık misilleme döngüsüne girdiğini açıkladı.




YDH - ABD'li emekli Yarbay Daniel Davis'in internet üzerinden yayınlanan programına konuk olan ünlü uluslararası ilişkiler teorisyeni ve Chicago Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. John Mearsheimer, Washington ile Tahran arasındaki askeri gerilimi ve İsrail'in bölgedeki stratejik konumunu değerlendirdi. ABD ve İsrail ortaklığında yürütülen askeri operasyonların başarısızlığa uğradığını belirten Prof. Mearsheimer, İran'ın uygulanan yoğun baskılara rağmen boyun eğmediğini ve gelinen noktada tarafların "göze göz, dişe diş" olarak tanımlanabilecek karşılıklı misilleme aşamasına geçtiğini vurguladı.

"Hava savaşı ve abluka İran'ı dize getirmede başarısız oldu"

Krizin gelişim seyrini üç ayrı askeri safhada ele almak gerektiğini ifade eden Prof. John Mearsheimer, ilk aşamanın 28 Şubat ile 8 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen ve kendisinin "kırk günlük savaş" olarak adlandırdığı hava operasyonları olduğunu belirtti. Prof. Mearsheimer, sürece ilişkin şu bilgileri aktardı:

"Bu süreç, ABD ve İsrail'in ortaklaşa gerçekleştirdiği, İran içindeki altyapı tesislerini hedef alan ve büyük hasar vermeyi amaçlayan stratejik bir bombalama kampanyasıydı. Ancak bu hava operasyonları 8 Nisan'da durduruldu. Bunun en büyük sebebi operasyonun beklenen askeri etkiyi yaratamaması ve elimizdeki hassas mühimmat stoklarının tehlikeli seviyede tükenmeye başlamış olmasıydı. Hemen ardından, 13 Nisan'da ikinci aşama olan deniz ablukası dönemi başladı. ABD Başkanı Donald Trump tarafından yürürlüğe konan bu abluka da 17 Haziran'a kadar sürdü. Tıpkı hava savaşında olduğu gibi, deniz ablukası da İran'ı dize getirmeyi başaramadı. Her iki stratejik hamlenin de fiyaskoyla sonuçlanması üzerine 17 June tarihinde taraflar arasında askeri ablukayı sona erdiren bir mutabakat zaptı imzalandı."

"İmzalanan mutabakat zaptı bir teslimiyet belgesidir"

Donald Trump yönetiminin askeri seçeneklerin tamamını tüketmesi nedeniyle masaya oturmak zorunda kaldığını dile getiren Prof. Mearsheimer, imzalanan resmi belgenin niteliğine dair çarpıcı bir tespitte bulundu:

"Elinizde karşı tarafı zorlayacak hiçbir etkin askeri ve ekonomik koz kalmadığında uzlaşma ararsınız. Trump'ın 17 Haziran'da bu mutabakat zaptını imzalamasının yegane sebebi, hem hava operasyonlarının hem de deniz ablukasının hedeflerine ulaşamamış olmasıdır. Elimizde İran üzerinde baskı kurabileceğimiz hiçbir kaldıraç kalmamıştı. Bu nedenle, dürüst bir askeri analiz yapıldığında, bu mutabakat zaptının aslında ABD açısından bir nevi teslimiyet belgesi olduğunu kabul etmek gerekir. Güç gösterisi yapmak üzere yola çıkıp sonuç alamayan taraf biz olduk."

"İran halkı gerekirse ot yer ama asla boyun eğmez"

Savaşın yeniden başlatılmasını savunan Washington ve Tel Aviv'deki şahin kanadın argümanlarını sert bir dille eleştiren Prof. John Mearsheimer, bu çevrelerin mantıklı bir zafer teorisinden yoksun olduklarını ifade etti. Savaş lobisinin askeri gerçeklerden tamamen kopuk olduğunu belirten Prof. Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Yeniden savaşa dönülmesini isteyenlerin öncelikle şu soruya cevap vermesi gerekiyor: Kırk günlük yoğun hava bombardımanında elde edemediğiniz hangi askeri sonucu şimdi elde edeceksiniz? Aradan geçen sürede ne değişti? Sizin zafer teoriniz nedir? Sadece hava gücüne dayanarak İran gibi devasa bir coğrafyaya ve askeri derinliğe sahip bir ülkeyi nasıl teslim alacaksınız? Kırk gün boyunca bunu denedik ve başarısız olduk. Üstelik bu süreçte Tomahawk seyir füzeleri ve Patriot hava savunma sistemleri gibi en kritik stratejik mühimmat stoklarımızın çok büyük bir kısmını harcadık. Stoklarımız o kadar azaldı ki, müttefikimiz Japonya'ya daha önce söz verdiğimiz Tomahawk füzelerini zamanında teslim edemeyeceğimizi bildirmek zorunda kaldık. Bu durum askeri kapasitemizin sınırlarını açıkça göstermektedir."

İran'ın askeri gücünün yok edildiği yönündeki iddiaların sahada karşılığı bulunmadığını vurgulayan Prof. Mearsheimer, Tahran'ın elinde hala çok ciddi bir caydırıcı güç ve füze envanteri bulunduğunu kaydetti. Çatışmanın tırmanması durumunda küresel ekonominin felakete sürükleneceği uyarısında bulunan tecrübeli akademisyen, şu değerlendirmeyi yaptı:

"Eğer biz İran'ın kritik sanayi, enerji ve altyapı tesislerini vurursak, İran da buna Hürmüz Boğazı'ndaki petrol terminallerini ve Körfez ülkelerinin hayati altyapılarını vurarak karşılık verecektir. Bu durum sadece Ortadoğu'yu değil, tüm dünya ekonomisini derin bir krize sürükler. Kızıldeniz ve Basra Körfezi gemi trafiğine tamamen kapanır. İran, ilk saldırıyı göğüsledikten sonra yıkıcı bir karşı darbe vurma kapasitesine fazlasıyla sahiptir. Eğer gerilim tırmandırma merdiveninde yukarı doğru çıkmaya devam edersek, bu sürecin sonunda avantajlı konuma geçecek olan taraf ABD değil, İran olacaktır. Hava savaşını kırk günün sonunda kesmemizin temel nedenlerinden biri buydu. ABD ve İsrail, İran'ı çok ağır baskı altına alarak teslim bayrağını çektirebileceklerini zannettiler. Ancak bu mülhem varsayım tamamen çöktü. Savaş yanlıları şunu anlamalı: İran halkı gerekirse ot yer, büyük mahrumiyetlere katlanır ama egemenliğinden vazgeçip teslim olmaz. Bu gerçeği göremeyenlerin ortaya koyduğu planlar temelsiz birer lakırdıdan ibarettir."

"ABD'nin ihlalleri İran'daki nükleer şahinlerin elini güçlendirdi"

Washington yönetiminin imzaladığı anlaşmanın şartlarına sadık kalmamasının İran iç siyasetinde ciddi kırılmalara yol açtığına dikkat çeken Prof. John Mearsheimer, diplomatik çözüm yanlılarının halk nezdinde zemin kaybettiğini belirtti. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi'nin halkın tepkisiyle karşılaşmasını değerlendiren Prof. Mearsheimer, şu tespitlerde bulundu:

"İran'da başından beri bu mutabakatın imzalanmasına karşı çıkan ve ABD'ye güvenilmeyeceğini savunan çok etkili bir kesim vardı. Son gelişmeler bu şüpheci ve katı tutumlu aktörlerin haklılığını ortaya koydu. Pezeşkiyan ve Irakçi gibi müzakere yoluyla çözüm bulunabileceğine inanan isimler şimdi çok zor durumda. Çünkü İran kamuoyunun ve devlet aklının büyük çoğunluğu, ABD'nin verdiği sözleri tutmayan, güvenilmez bir aktör olduğu kanaatinde birleşti. Bu durum, İran'ın ulusal güvenliğini korumak adına nükleer caydırıcılığa yönelme motivasyonunu her zamankinden daha güçlü hale getirdi. Kendilerine askeri olarak saldırılan, lider kadroları suikastlarla hedef alınan ve nükleer tesisleri tehdit edilen bir ülkenin karar vericileri, hayatta kalmanın tek yolunun gerçek bir nükleer silaha sahip olmak olduğunu düşünmeye başladıysa, buna şaşırmamak gerekir."

"Trump Hürmüz Boğazı ve petrol ihracatı sözlerini tutmadı"

Prof. Mearsheimer, ABD'nin mutabakat zaptını açıkça ihlal ettiği üç temel alanı şu şekilde sıraladı:

"İlk olarak, taraflar arasındaki anlaşmaya göre Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi'ndeki deniz trafiğinin denetimi İran'ın kontrolünde olacaktı. Belgenin beşinci maddesi bunu açıkça ortaya koyuyordu. Ancak ABD, bu bölgeden savaş gemilerini ve tankerlerini izinsiz geçirerek İran'ın egemenlik haklarını test etmeye çalıştı. İran da bu ihlallere askeri olarak karşılık verdi. İkinci olarak, mutabakatın en önemli şartlarından biri İran'ın petrolünü dünya pazarlarına hiçbir engelle karşılaşmadan serbestçe satabilmesiydi. Ancak Washington yönetimi bu taahhüdünden geri adım atarak petrol yaptırımlarını fiilen sürdürme kararı aldı. Üçüncü ve en hayati maddelerden biri ise İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki askeri varlığına son vermesi ve Hizbullah'a yönelik operasyonlarını durdurmasıydı. İsrail ne güney Lübnan'dan çekildi ne de askeri saldırganlığına son verdi. Bu şartlar altında İranlıların 'Biz neden henüz birkaç hafta önce imzalanan kurallara bile uymayan bir haydut devletle yeniden masaya oturalım?' sorusunu sorması son derece haklı ve rasyoneldir."

"İsrail bölgede stratejik bir bataklığa saplandı"

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun durumunu ve Tel Aviv'in bölgesel politikalarını analiz eden Prof. Mearsheimer, İsrail'in askeri açıdan çok ciddi bir çıkmaza girdiğini belirtti. Netanyahu'nun hamlelerini sert bir dille eleştiren Prof. Mearsheimer, konuşmasını şöyle tamamladı:

"Netanyahu, gerçek dışı illüzyonları pazarlama konusunda olağanüstü bir kabiliyete sahip. Gerçekleri çarpıtmakta, kamuoyunu manipüle etmekte ve İsrail lehine sahte zafer anlatıları inşa etmekte üstüne yok. Netanyahu ve ABD'deki İsrail lobisi, Trump'ı mutabakat zaptını bozması için ağır bir baskı altında tutuyor. Ancak asıl soru şu: Trump bu baskıya boyun eğmenin faturasını ödeyebilir mi? Hürmüz Boğazı'nın tamamen kapanmasını göze alabilir mi? Diploması masası tamamen devrilirse, nükleer silaha sahip bir İran gerçeğiyle nasıl başa çıkacaklar? İsrail, İran karşısında askeri ve stratejik olarak çok ağır ve utanç verici bir yenilgi almıştır. Bu durumu tersine çevirmelerinin hiçbir yolu yoktur."

İsrail medyasında yer alan "İran tehdidi azaldıkça Türkiye en büyük stratejik tehdit haline geliyor" yönündeki analizleri de değerlendiren Prof. John Mearsheimer, Tel Aviv'in yeni cepheler açacak askeri gücünün bulunmadığını kaydetti:

"İsrail'in şu anda Gazze'de, Batı Şeria'da, Suriye'de, Lübnan'da ve İran karşısında aynı anda savaşırken bir de Türkiye ile yeni bir gerilim cephesi açması askeri bir intihar olur. İsrail için en hayati güvenlik sorunu her zaman İran'ın nükleer kapasitesi olmuştur. Eğer müzakere masasına dönülmezse, İran nükleer programını sınırlayacak hiçbir uluslararası denetim mekanizması kalmayacaktır. İsrail halihazırda saplandığı bataklıktan çıkamamışken, Ankara ile karşı karşıya gelmeyi göze alamaz. İsrail ordusu savaştan yorgun düşmüş, cephane stokları azalmış ve toplumsal olarak bölünmüş bir durumdadır. Tüm bu cephelerde aynı anda savaşmaya çalışmak, İsrail'in stratejik çöküşünü hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır."



Makaleler

Güncel