"Belki henüz her şey için geç değil Ahmet 'Hoca'. Ancak temel teoriniz sahada ve pratikte duvara tosladıktan sonra, emeklilik yıllarınızda kaleme alacağınız yeni kuramların ne kadar inandırıcılığı kalır, takdirinizdir."
Muhammed Nureddin
YDH - Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ni feshederek aktif siyasetten çekilme kararı, akademisyenlikten dış politika mimarlığına ve Başbakanlığa uzanan kariyerinin nihai noktası oldu. "Stratejik Derinlik" ve "Komşularla Sıfır Sorun" kuramlarıyla Türkiye'yi bölgesel bir güç yapma iddiasıyla yola çıkan Davutoğlu, ideolojik ve mezhepsel sapmalar ile Başkanlık Sistemine geçiş sürecinde yaşadığı iktidar içi çatışmalar neticesinde ağır bir siyasi yenilgiye uğradı. Lübnanlı akademisyen ve Türkiye uzmanı Prof. Muhammed Nureddin, el-Ahbar gazetesinde yayımlanan köşe yazısında, Davutloğlu'nun tasarladığı sözde büyük teorilerin pratik gerçeklerle toslayarak "stratejik körlüğe" dönüşmesinin, ona entelektüel mirasını siyasi ihtirasların gölgesinde bırakan hazin bir veda hazırladığını belirtiyor.
Eski Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu, liderliğini yürüttüğü Gelecek Partisi’nin feshedildiğini, doğrudan parti siyasetinden ve aktif politikadan çekildiğini; bundan böyle akademisyenliğe, telif çalışmalarına ve genel anlamda memleket meselelerine yoğunlaşacağını ilan etti.
Davutoğlu’nu yalnızca 2019’da kurduğu, 2023 seçimlerinde seçim müttefiki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (ki geçtiğimiz günlerde bölünen, yöneticilerinin çoğunun istifa ederek Kemalist seküler mirasın yeni taşıyıcısı olacak "Yeni Parti"yi kurduğu CHP’nin) oylarıyla adeta lütfedilmiş birkaç milletvekilliğine sıkışmış küçük bir parti üzerinden anmak hakkaniyetsizlik olur.
Ahmet Davutoğlu, Marmara ve Bilkent üniversitelerindeki akademisyenlik yıllarından, 1986’da iktisatçı Mustafa Özel ile birlikte Aksaray’da kurduğu Bilim ve Sanat Vakfı’nı (BİSAV) yönettiği günlere dek son otuz yılın müstesna şahsiyetlerinden biriydi.
Davutoğlu’na her zaman "Hoca" unvanı yakıştırıldı; nitekim Gürkan Zengin’in 2010 yılında onun hakkında kaleme aldığı 500 sayfalık kitabın başlığı da tek bir sözcükten ibaretti: Hoca.
"Hoca" denildiğinde Arap okurunun zihninde hemen onun meşhur eseri Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu canlanır.
Kitap, kendisi 2009’da Dışişleri Bakanlığı makamına geldikten sonra, 2010 yılında Arapçaya tercüme edilmişti. Ancak asıl dikkat çekici husus, eserin Türkçe ilk baskısının Nisan 2001’de İstanbul’da yapılmış olmasıdır.
Bu zamanlamanın kritik bir anlamı ve vurgusu var: Davutoğlu, AK Parti 2002’de iktidara gelmeden, hatta partinin henüz kurulmadığı Ağustos 2001 öncesinde dize gelmez, seçkin bir mütefekkir olarak rüştünü ispat etmişti.
Davutoğlu, 2000’lerin ilk on yılında ortaya çıkan tüm siyasal İslamcılar gibi, Türkiye’deki İslami hareketin tarihsel lideri Necmettin Erbakan’ın okulundan yetişmişti. Erbakan, ilk partisi Milli Nizam’ı 1970’te kurmuştu.
Askeri vesayetin Erbakan’ın üçüncü partisi Refah’ı 1997’de kapatıp kendisine siyaset yasağı getirmesi üzerine, enkazın üzerinde Fazilet Partisi kuruldu.
İslami hareket tam bu eşikte büyük bir yol ayrımına geldi: Ağustos 2001’in ortasında hareket, Fazilet’in mirasını bölüşen iki ayrı kanada ayrıldı. Bir yanda Erbakan çizgisinin temsilcisi Saadet Partisi, diğer yanda Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi.
Genç ve dinamik kadroların ezici çoğunluğu AK Parti etrafında kenetlenirken, sadık bir azınlık Erbakan’ın yanında kaldı.
Davutoğlu ise resmi üyelik bağı kurmaksızın yeni kurulan bu partinin safında yer aldı. Adeta Şehabi emirlerinin sarayındaki o "tedbirli/akıl hocası" entelektüel figürünü andırıyordu.
Erdoğan liderliğindeki AK Parti 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelip parlamentoyu ve hükümeti ele geçirdiğinde (ki bu durum dönemin seçim sisteminin arızalarından kaynaklanıyordu), Davutoğlu hükümetin "akıl hocası" ve başdanışmanı olarak belirdi.
Bir bakıyorsunuz Dışişleri Bakanı’nın (Ali Babacan), bir bakıyorsunuz Başbakan’ın (Recep Tayyip Erdoğan), bir bakıyorsunuz Cumhurbaşkanı’nın (Abdullah Gül) yanı başında... İktidarın meşruiyet merciydi.
Gül’ün cumhurbaşkanlığının üzerinden henüz iki yıl geçmeden, 1 Mayıs 2009’da Davutoğlu Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturdu.
Artık AK Parti iktidarının ilk yıllarından itibaren fiilen yürüttüğü göreve, yani Türkiye’nin "gölge dışişleri bakanlığına" resmen atanmış oldu.
Davutoğlu devasa bir sınamayla karşı karşıyaydı. Nitekim kuramsal dış politika tezleri kendisinden önce yola çıkmıştı.
Arap dünyasında hiç bilinmeyen o kitabı, entelektüel ve akademik ilgi alanım vesilesiyle ilk kez 2004 yılında geniş kitlelere tanıtma ayrıcalığı bana nasip olmuştu.
O dönem bilimsel direktörlüğünü yürüttüğüm Beyrut merkezli Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin yayımladığı Şuun el-Avsat dergisinde Davutoğlu ile uzun bir mülakat gerçekleştirmiş ve kendisini okura sunmuştum.
Bahse konu olan "Stratejik Derinlik"ti. Bu yaklaşım özetle şunu savunuyordu: Türkiye üzerinden gelip geçilen sıradan bir köprü değil, yolcuları buluşturan kuşatıcı bir köprüdür; başkalarının politikalarına eklemlenen edilgen bir çevre ülke değil, yönünü kaybedenleri etrafında toplayan çekim merkezidir; başkalarının senaryolarında figüranlık yapan değil, oyunun bizzat kurucusu olan bir aktördür.
Bütün bunların gerçekleşmesi için gereken en asli enstrüman ise Türkiye’nin bölgesel ve küresel ölçekte çevresiyle iyi münasebetler geliştirmesiydi.
Bu yaklaşım zamanla "komşularla sıfır sorun" kavramsallaştırmasıyla şöhret kazandı. Türkiye, Davutoğlu’nun fikri motorluğu ve Erdoğan’ın liderliğiyle bu vizyonu sahaya yansıtmak için tüm ağırlığını ortaya koydu. Davutoğlu iktidarın "teorisyeni", Abdullah Gül "aklı", Erdoğan ise gözü pek "süvarisiydi".
Bu vizyon ilk meyvelerini, ABD’nin Irak’ı işgal tehdidinin belirdiği 2002 sonunda toplanan Irak’a Komşu Ülkeler Zirvesi’nde verdi. Ardından Kıbrıs’ı birleştirmeyi hedefleyen Annan Planı’na verilen destekte (ki bu girişim Rum tarafının reddiyle akamete uğradı) ve Ekim 2009’da Ermenistan ile imzalanan ancak kâğıt üzerinde kalan Zürih Protokolleri’nde kendini gösterdi.
Keza Davutoğlu’nun Suriye ile İsrail arasında, Filistinli grupların kendi aralarında ve İsrail ile yürüttüğü mekik diplomasisinde bu ruh hakimdi.
Arap dünyasının Türkiye’ye yönelik beklentisi çok yüksekti; Türkiye’nin haklı davalarında Arap halklarının yanında durmasını, İsrail’e verilen desteğe mesafe koymasını umuyorlardı.
Ne var ki bu beklentiler, Türkiye dış politikasının bel kemiğini oluşturan NATO üyeliği gerçeğini görmezden gelen hülyalardan ibaretti.
1952’deki katılımdan bu yana yaşanan tüm gelişmeler ve nihayetinde geçen 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilen son NATO zirvesi, bu gerçekliği defaatle teyit etti.
Davutoğlu’nun resmi siyasi kariyeri 2009’da dışişleri bakanı olmasıyla başlasa da, zihinlerde ciddi soru işaretleri uyandıran "fikirleri" kendisinden çok önce yola çıkmıştı. Bu fikirlerin omurgasını ise "Yeni Osmanlıcılık" olarak adlandırılan tez oluşturuyordu.
Davutoğlu veya Erdoğan’ın bu kuram hakkında söylediklerini detaylandırmaya gerek yok; şu kadarını belirtmek kâfidir: Davutoğlu, Osmanlı hakimiyetinden geçmiş tüm coğrafyaları, "tarih, coğrafya, kültür ve gelenek bağları" nedeniyle Türk nüfuzunun yayılması için bereketli birer zemin olarak görüyordu.
Hatta bu sahaları, İngiltere’nin liderlik ettiği İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) misali, Türkiye’nin öncülüğünde bir "Osmanlı Konfederasyonu" olarak tahayyül etmekteydi.
Nitekim Kasım 2009’daki bir AK Parti içi toplantıda sıkıştırılıp "Siz Yeni Osmanlıcı mısınız?" sorusu yöneltildiğinde hiç tereddüt etmeden "Evet, biz Yeni Osmanlıcıyız" yanıtını vermişti.
Sözü uzatmaya gerek yok; Yeni Osmanlıcılık doktrini, AK Parti’nin özellikle "Arap Baharı"nın patlak vermesiyle birlikte komşularıyla ve bilhassa Arap dünyasıyla yürüttüğü münasebetlerin temel dayanağı haline geldi.
Türkiye’nin Arap ülkeleriyle ve kendi İslamcı-Osmanlıcı çizgisini benimsemeyen aktörlerle yaşadığı krizler de tam bu noktada baş gösterdi: Suriye, Irak ve İran’dan Suudi Arabistan ve BAE’ye; Ürdün’den Mısır, Kuzey Afrika, Yunanistan ve Kıbrıs’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada gerilimler tırmandı.
2009-2014 yılları arasında aralıksız dışişleri bakanlığı yapan Davutoğlu’nun bu siyasetin mimarisinde, doğurduğu sonuçlarda ve Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi dostumuz Prof. Dr. Hüseyin Bağcı’nın veciz ifadesiyle "Stratejik Derinlik"in "stratejik körlüğe", "sıfır sorun"un ise "sırf soruna" dönüşmesinde aslan payına sahip olduğu şüphe götürmez.
Davutoğlu’nun dış politikadaki talihsizliğini katmerleyen husus ise mezhebi bagajıydı: İran Devrimi ile başlayan Şii uyanışının miadını doldurduğunu, buna mukabil AK Parti liderliğindeki Osmanlı vizyonuyla Sünni uyanışın şafağına girildiğini vazetmekteydi.
Nihayetinde Davutoğlu; İran’dan Suriye’ye, Körfez ülkelerinden Mısır ve Kuzey Afrika’ya, Vehhabi ve Ezheri İslam yorumlarına varıncaya dek Türkiye’nin çevresinde tek bir dost dahi bırakmadı.
Davutoğlu’nun 2014’te Başbakanlık makamına gelişi birkaç etkenin kesişimiyle gerçekleşti: Evvelen, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın şahsi iktidar arzusu belirleyici oldu.
10 Ağustos 2014’te Abdullah Gül’ün yerine Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, halefi olarak Başbakanlık koltuğunda -partinin ve hükümetin başına dönmek isteyen- Gül’ü görmek istemiyordu.
Bu amaçla Erdoğan, partiyi 28 Ağustos’ta kongreye çağırdı. Bu tarih, Gül’ün cumhurbaşkanlığı süresinin dolmasından tam bir gün öncesine denk geliyordu; böylece Gül’ün resmi sıfatıyla kongreye katılması ve aday olması engellendi.
Nitekim Gül oyun dışı kalırken, Erdoğan’ın zihninde "sözden çıkmayacak bir figür" olarak görülen Davutoğlu öne çıkarıldı. Davutoğlu hem partinin hem de hükümetin başına geçti. Gül’ün sistem dışına itilmesi, AK Parti ve Türkiye için en büyük irade kayıplarından biri oldu. Böylece AK Parti tarihindeki "akıl akımının" sonuna gelindi; savrulmalarla dolu, öngörülemez macera dönemi başladı.
Davutoğlu başlarda Erdoğan ile tam bir uyum içindeydi. O dönem Erdoğan siyasetinin kuralı nettir: Ya tam biat edersin ya da tasfiye edilirsin.
Erdoğan bu kuralı AK Parti’nin tüm kurucu kadrolarına uyguladı ve uygulamaya devam ediyor. Bugün Milli Görüş ve İslami hareketin kurucu figürlerinden tek bir isim dahi yönetimde kalmamıştır.
2015 yılı, "mütefekkir" Ahmet Davutoğlu’nun portresinde hayati bir kırılma anıdır. O yıl Erdoğan, Başkanlık Sisteminin propagandasını yürütmeye başladı.
O dönemin anayasal dengelerinde icra yetkisi, Cumhurbaşkanı (Erdoğan) karşısında ezici bir çoğunlukla Başbakan’a (Davutoğlu) aitti.
Atatürk döneminden beri yürürlükte olan parlamenter sistemin gereği buydu. Ancak yetkileri kısıtlı bir makamda uzun süre kalmayı kabullenemeyen Erdoğan, sistemi değiştirip yetkileri tek elde toplayan, kendisini fiilen adeta bir sultana dönüştürecek başkanlık modelini dayattı.
İşte bu noktada Davutoğlu’nun entelektüel hassasiyeti ağır bastı. AK Parti, Davutoğlu liderliğinde girdiği 7 Haziran 2015 seçimlerinde tarihinin ilk seçim yenilgisini alarak tek başına iktidarı kaybetti. Erdoğan küplere bindi.
Ancak öfkesi sadece oy kaybına değil, Davutoğlu’nun "Seçim sonuçları gösterdi ki milletimiz başkanlık sistemini değil, parlamenter sistemi tercih etmiştir" şeklindeki tarihi çıkışınaydı. Davutoğlu’nu başkanlık yolunda bir engel olarak görmeye başladı.
Erdoğan, Davutoğlu’nu derhal görevden almadı. Önce meclis çoğunluğunun yitirilmesini fırsata çevirip seçimleri iptal ettirdi; Davutoğlu liderliğinde sonbaharda yenilenen seçimleri kazandı. Fakat bu zafere rağmen birkaç ay sonra, Mayıs 2016’da amacına ulaşarak Davutoğlu’nu görevden aldı ve yerine Binali Yıldırım’ı getirdi.
Davutoğlu’nun parti içi öyküsü böylece fiilen noktalandı; hukuki kopuş ise 2019’da istifa edip Gelecek Partisi’ni kurmasıyla tamamlandı. Davutoğlu’nun hazin sonu, Aslan’ın kışkırtmasıyla Siyah Boğa ile birlikte Beyaz Boğa’yı yemeyi kabul eden Kırmızı Boğa’nın hikayesine benzer.
Aslan sıra Kırmızı Boğa’ya geldiğinde onu yerken, Kırmızı Boğa o meşhur sözü söyler: "Ben Beyaz Boğa yendiği gün yenilmiştim." Burada Beyaz Boğa Abdullah Gül ise, Siyah Boğa Davutoğlu’nun kendisiydi.
Davutoğlu’nun azli sadece Başkanlık Sistemine itirazından kaynaklanmıyordu; bu ana neden olsa da, Kasım 2014’te İskenderun sınırında Rus savaş uçağının düşürülmesine onay veren isim olarak görülmesi de etkiliydi.
Hatta uçağın düşürülmesi talimatının, o dönem ABD’de sürgünde bulunan ve Erdoğan’a muhalefet eden Fethullah Gülen yanlısı subaylarca verildiği öne sürülmüştü. Bu hadise, Davutoğlu’nun devleti Gülen kadrolarına açtığı suçlamalarına gerekçe yapıldı.
Davutoğlu belki de yeni bir İslami partinin kurulmasının asgari düzeyde de olsa bir karşılığı olacağını düşündü. Aynı dönemde DEVA Partisi’ni kuran Ali Babacan da aynı hülyaya kapılmıştı.
Ne var ki 2023 genel ve 2024 yerel seçimleri, her iki partinin de toplumsal tabanının ne kadar zayıf olduğunu gözler önüne serdi. Nitekim Babacan yoluna devam ederken, Davutoğlu partisini feshetme ve siyasetten çekilme kararı aldı.
Düşünür Taha Akyol’un aktardığına göre Davutoğlu, dört sayfalık veda bildirisinde iki kritik uyarıda bulundu: Birincisi, mutlak bir vesayete doğru evrilen, seçim meşruiyetinin arkasına sığınarak sistemi kırılganlaştıran Başkanlık Sistemi tehlikesi. İkincisi ise zamanla "rövanşist bir hınça" dönüşebilecek toplumsal tepki.
Tüm bunlar, muhafazakar camiadaki ahlaki çürüme ve devlet ile toplumdaki yolsuzlukların doğrudan "cumhurbaşkanlığı düzeyinde" başladığı vurgusuyla dile getirildi (Davutoğlu metinde Erdoğan’ın adını tek bir kez dahi anmadı).
Davutoğlu siyaset sahnesinden çekilirken arkasında üstlendiği tüm görevlerin getirdiği uzun ve zengin bir tecrübe bırakıyor. Ancak bununla birlikte, hem muhaliflerinin hem de sevenlerinin kendisine yönelttiği onlarca cevapsız sorunun gölgesi de peşini bırakmıyor.
Davutoğlu -ki tarihe geçen pek çok jenerik slogana imza atmıştır- zamanında "Türkiye, rejimlerin değil halkların yanında yer alarak tarihin doğru tarafında durmuştur" iddiasını dile getirmişti.
Ancak şu soru meşruiyetini koruyor: Bu yaklaşım Suriye’den Irak’a, Libya’dan Mısır, Fas ve Tunus’a kadar pek çok ülkenin iç işlerine askeri ve siyasi müdahale anlamına gelmiyor muydu? Bu müdahaleler bölgeye kaostan, Türkiye’ye ise bugün hâlâ süren gerilim ve husumetlerden başka ne getirdi? Erdoğan Suriye krizi sürerken "Suriye’ye tek bir sebeple girdik, o da zalim Esed’in hükümranlığına son kalmaktır" derken, Suriye halkının yanında durma ilkesi nerede kalmıştı?
Aynı çizginin devamı olarak Erdoğan, 27 Temmuz 2024’te "Biz nasıl Karabağ’a girdiysek, Libya’ya girdiysek İsrail’e de öyle gireriz" diyebilmiştir. Ne var ki "halkların yanında durma" ilkesi söz konusu İsrail olduğunda işlememiş, Erdoğan bu söylemin gerisini getirememiştir.
Soru işaretleri birbirini izliyor: "Sıfır sorun" ve "halkların yanında durmak", 1948’den beri Filistin’i gasp eden yapıyla ortaklık kurmak, Osmanlıcı İslamcılığa işgalciyle suç ortaklığı belgesi sunmak ve siyonist yapının sütunlarını tahkim etmek anlamına mı geliyordu?
Tarihin doğru tarafında yer almak; işgalci ile toprakları gasbedilenler arasında arabuluculuk yapmak yerine, Osmanlı İslamını siyonizm ve emperyalizm karşıtı müstakil bir duruşla temsil etmeyi gerektirmez miydi? Bedeli iktidardan olmak bile olsa...
Siz iktidardan ucuz bir bedelle, sırf Başkanlık Sistemine itirazınız nedeniyle Erdoğan’ın gazabına uğrayarak ayrıldınız "Hoca". Bölge halklarının yanında saf tutan, Amerikan ve NATO ekseninden bağımsız bir Türkiye siyasetini savunarak gitmek daha onurlu olmaz mıydı?
Bedeli, Gazze’de Hamas’ı tasfiye etmeye ve silahsızlandırmaya çalışan, böylece İsrail’in emellerine hizmet eden Amerikan stratejilerinin yürütücüsü kılınan bir iktidar aygıtının parçası olmaktan kurtulmak bile olsa...
Belki henüz her şey için geç değil Ahmet "Hoca". Ancak temel teoriniz sahada ve pratikte duvara tosladıktan sonra, emeklilik yıllarınızda kaleme alacağınız yeni kuramların ne kadar inandırıcılığı kalır, takdirinizdir.
Yine de eski bir dostluk, entelektüel hısımlık, eleştiri ve sitemin getirdiği hakla; davanın ve ilkelerin uğradığı erozyona, bitmek bilmeyen hayal kırıklıklarına rağmen, size "Ahmet Hoca" olarak hürmet etmeyi sürdürüyoruz. Huzurlu bir emeklilik dileğiyle... Saygılarımla.
Çeviri: YDH