Trump'ın İran'a karşı askeri baskı ile diplomasi arasında gidip gelirken Tahran yönetimini doğru okuyamadığı, bunun da Washington'un 1979'dan bu yana tekrarlanan stratejik yanılgılarının son halkası olduğu belirtildi.
YDH- New York Times (NYT) yazarı Michael Crowley'nin analizine göre, ABD Başkanı Donald Trump'ın pazartesi günü İran'ı ABD ile yürüttüğü temaslarda "inanılmaz derecede ikiyüzlü" davranmakla suçlaması, “Tahran yönetimini anlamakta yaşadığı güçlüğün” son örneği oldu.
Trump, kendisini rakiplerini doğru analiz eden ve onların zayıf yönlerinden yararlanabilen bir lider olarak görüyor. Ancak İran liderliği bugüne kadar Trump'ın beklentilerini “boşa” çıkardı.
Geçen hafta gazetecilere konuşan Trump, "Yaptıkları tek şey beni öfkelendirmek. Sadece beni öfkelendiriyorlar." ifadelerini kullandı.
Amerikan başkanını önümüzdeki dönemde “daha fazla hayal kırıklığı” bekliyor olabilir. Trump rejimi Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik yeni bir anlaşmanın yakın olduğunu savunurken, İran boğazdan geçecek gemilerden ücret alma talebinden vazgeçmiyor. Trump ise bu talebi kabul edilemez olarak görüyor.
Trump'ın İran'la kendi lehine bir anlaşmaya varamaması yalnızca savaşın uzamasından rahatsız olan seçmenler nezdinde siyasi maliyet yaratmakla kalmadı. Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimin sürmesi petrol fiyatlarında dalgalanmaya yol açarken bunun bedelini hem Amerikalı tüketiciler hem de küresel ekonomi ödüyor.
Trump, “İran'ı okumakta zorlanan” ilk ABD Başkanı değil. “1979 İslam Devrimi'nden bu yana görev yapan bütün Amerikan başkanları, İran'ın karmaşık güç yapısını ve siyasi liderliğinin karar alma mekanizmasını çözmeye çalıştı.”
“Bunların büyük bölümü başarısız oldu, bazıları ise ağır siyasi bedeller ödedi.” İstisnalardan biri, 2015 nükleer anlaşmasını 20 ay süren diplomatik müzakerelerin ardından imzalayan Barack Obama oldu. Obama bu anlaşmayı en önemli dış politika başarılarından biri olarak görüyordu. Cumhuriyetçiler ve bazı Demokratlar ise İran'ın “ılımlı” görüntü vererek Obama'yı “kusurlu bir anlaşmaya” sürüklediğini savunmuştu.
On yıllardır İran üzerine çalışan eski CIA analisti ve Ulusal Güvenlik Konseyi yetkilisi Kenneth Pollack ise Trump'ın “İran liderliğini en az anlayan Amerikan başkanı” olabileceğini söyledi.
Pollack, "Trump birçok açıdan Amerika'nın İran karşısındaki hayal kırıklıklarının özeti haline geldi. İran'la anlaşma yapmayı en fazla isteyen başkan da oydu, İran'a karşı en fazla güç kullanan da. Sonunda ne diplomasi ne de askeri baskı ona istediğini verdi." değerlendirmesinde bulundu.
Trump, Tahran'ı okumakta zorlanıyor
Trump ise sık sık büyük askeri gücün kısa sürede anlaşma sağlayacağını düşündüğünü gösteren açıklamalar yaptı.
Savaşın 28 Şubat'ta İran'ın yaklaşık kırk yıldır dini lideri olan Ayetullah Ali Hamenei'nin öldürüldüğü hava saldırısıyla başlamasının ardından Trump, İran halkına yönetime karşı ayaklanma çağrısı yapmış ve "hükümeti ele geçirmelerini" istemişti.
Trump daha sonra İran'ın yeni liderini kendisinin "seçeceğini" de söylemişti.
İlerleyen süreçte İran'ın başka üst düzey yetkilileri de hava saldırılarında öldürüldü. Ancak Trump'ın beklediği halk ayaklanması hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Aksine İran'daki “muhafazakâr” yönetim daha da sertleşti. Mart ayında Ali Hamenei'nin yerine oğlu Mücteba Hamenei yeni dini lider olarak seçildi. ABD'li yetkililer, Mücteba Hamenei'nin babasından daha katı bir çizgiye sahip olduğunu ve nükleer silah edinme konusunda daha istekli davrandığını değerlendiriyor.
İran yönetimi, Trump'ın Mücteba Hamenei'nin seçilmesini "kabul edilemez" ilan eden açıklamalarını tamamen görmezden geldi. Yeni dini lider de Trump'ın kamuoyu önünde yaptığı yüz yüze görüşme teklifine hiçbir yanıt vermedi.
Buna rağmen Trump uzun süre İran'da büyük bir değişim yaşanabileceğine inanmaya devam etti.
Nisan ayı sonunda yaptığı açıklamada, "Eğer anlaşma yaparlarsa İran kendisini çok iyi bir noktaya taşıyabilir." diyen Trump, ülkenin "ölüm ve dehşet üzerine kurulu bir devlet olmaktan çıkıp meşru bir ülkeye dönüşebileceğini" savundu.
İranlı yetkililer ise Hürmüz Boğazı ve nükleer program gibi başlıklarda Trump rejimiyle müzakere edebileceklerini söyleseler de Washington'ın temel taleplerinin büyük bölümünü kesin biçimde reddediyor.
Daha da önemlisi, “ABD karşıtlığı üzerine inşa edilmiş siyasi sistem içinde hiçbir etkili isim Washington'la kapsamlı bir normalleşme sürecine ilgi göstermiyor.”
NYT'ye göre Trump'ın aylar süren temaslarının İran yönetimini daha iyi anlamasını sağladığına dair de herhangi bir işaret bulunmuyor.
Trump çatışma boyunca Ayetullah Ali Hamenei ve çevresindeki yöneticiler için sürekli farklı tanımlamalar kullandı. Onları kimi zaman "deli", kimi zaman "makul", kimi zaman "çılgın herifler", kimi zaman "çok zeki", kimi zaman da "taş gibi soğukkanlı deliler" olarak niteledi.
Aslında Trump, kendisinden önce İran'la kapsamlı bir uzlaşı arayan birçok Amerikan başkanının yaşadığı “hayal kırıklıklarını” yeniden yaşıyor.
Washington merkezli Brookings Enstitüsü Dış Politika Direktörü Suzanne Maloney, "On yıllardır Amerikalı politika yapıcılar, İslam Cumhuriyeti'nin ideolojik bağlılığını ve son derece kurumsallaşmış iktidar yapısını sürekli hafife aldı." dedi.
Maloney'ye göre bunun temel nedenlerinden biri, ABD'li yetkililerin İran'ın en üst düzey liderleriyle neredeyse hiç doğrudan temas kuramamış olması.
Hiçbir ABD'li yetkili ne İran'ın ilk dini lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni'yle, ne Ali Hamenei'yle ne de Mücteba Hamenei'yle yüz yüze görüştü.
Maloney, savaşın İran'daki dini ve askeri liderliğin konumunu daha da güçlendirdiğini, bu nedenle ülkede artık "alternatif bir güç merkezi" kalmadığını söyledi.
Gazetey göre, “İran'ın yarı demokratik siyasi sistemi, dini liderin mutlak otoritesi altında cumhurbaşkanlığı ve parlamentoyu da barındırıyor.” Zaman zaman bu yapı içinde ABD ile daha iyi ilişkiler kurulmasını savunan üst düzey isimler ortaya çıktı.
Ancak Washington'ın bu isimlere yönelik açılımlarının büyük bölümü sonradan “pişmanlıkla” sonuçlandı.
Hem Demokrat hem Cumhuriyetçi başkanlara danışmanlık yapan deneyimli diplomat Dennis Ross, "İranlılar bizi bizim onları anladığımızdan daha iyi anlıyor." değerlendirmesinde bulundu.
Washington'ın İran açılımları neden başarısız oldu?
1980 yılında Başkan Jimmy Carter, bir yıl önce Tahran'daki ABD Büyükelçiliği'ni basarak 52 Amerikalıyı rehin alan krizi sona erdirmek amacıyla İran Dışişleri bakanıyla gizli görüşmeler yapılmasına onay verdi.
Carter'ın günlükleri, tıpkı bugün Trump'ın yaptığı gibi, “İran'daki siyasi çekişmeleri ve üst düzey isimler arasındaki rekabeti anlamaya çalışarak” geçirdiğini gösteriyor.
1980'in başlarında Carter, İran'ın dondurulmuş milyarlarca dolarlık varlığının serbest bırakılması ve Washington'ın İran'ın iç işlerine karışmayacağı taahhüdü karşılığında rehinelerin bırakılması konusunda anlaşmaya vardığını düşünüyordu.
Ancak Carter'ın "acı bir hayal kırıklığı" diye tanımladığı şekilde Ayetullah Humeyni anlaşmayı son anda reddetti. Bu karar hem Amerikalı yetkilileri hem de kendi yardımcılarını hazırlıksız yakaladı.
Bunun üzerine Carter başarısızlıkla sonuçlanan rehine kurtarma operasyonunu emretti. Amerikalı rehineler ancak Carter'ın görevdeki son gününde varılan anlaşmayla serbest bırakıldı.
Beş yıl sonra Başkan Ronald Reagan da İran'la yeni bir sayfa açma umuduyla benzer bir girişimde bulundu.
Reagan, Ayetullah Humeyni'nin ölümünün ardından İran'daki "ılımlı" isimlerin ABD ile dostane ilişkiler kurmaya hazır olacağını öne süren İranlı bir silah tüccarının mesajı üzerine yardımcılarına bu ihtimali araştırma talimatı verdi.
Reagan'ın daha sonra "stratejik bir fırsat arayışı" olarak tanımladığı süreçte Washington, Lübnan'da tutulan Amerikalı rehinelerin serbest bırakılması karşılığında İran'a gizlice silah satılmasını onayladı.
Ancak bu düzenleme, silah satışından elde edilen gelirin Kongre'nin yasağına rağmen Nikaragua'daki komünizm karşıtı Contra güçlerine gizlice aktarılması nedeniyle daha sonra "İran-Kontra skandalı" olarak tarihe geçti.
Skandalın ortaya çıkması Reagan yönetimini derinden sarstı. Çok sayıda ABD'li yetkili suçunu kabul etti ya da ağır suçlardan mahkûm oldu. Reagan'ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı ise intihar girişiminde bulundu.
İran'da beklenen "ılımlı" kanat ise hiçbir zaman ortaya çıkmadı. CIA, süreci başlatan silah tüccarının dolandırıcı olduğuna kanaat getirdi.
Reagan ise kilit gelişmelerden haberdar olmadığını savunarak ulusa sesleniş konuşmasında özür diledi ancak “İran'daki ılımlılarla” ilişki kurma hedefini savunmayı sürdürdü.
Daha somut bir fırsat ise 1997 yılında Başkan Bill Clinton döneminde ortaya çıktı.
İran'da reformist Muhammed Hatemi cumhurbaşkanı seçildi. Hatemi, ABD ile iyi ilişkiler kurulmasını savunuyor, hatta büyükelçilik rehine krizinden duyduğu üzüntüyü dile getiriyordu.
NYT'ye göre bu kez gerçekten bir fırsat doğmuştu.
Clinton da buna karşılık olarak İran fıstığı ve halısı ithalatını yeniden başlatmak gibi adımlar attı ve İran'ın geçmişte yaşadığı bazı haksızlıklara ilişkin uzlaşmacı açıklamalar yaptı.
Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ise 1953 yılında CIA'in İran Başbakanı Muhammed Musaddık'a karşı gerçekleştirilen darbeye verdiği destek nedeniyle kamuoyu önünde özür diledi.
Ancak İran'daki güçlü muhafazakâr çevreler Hatemi'nin uzlaşmacı çizgisine karşı çıktı. Çünkü ABD ile normalleşme, rejimin Batı karşıtı ideolojik temelini zayıflatma riski taşıyordu.
Albright'ın konuşmasından yalnızca birkaç gün sonra, 1989'da Ayetullah Humeyni'nin ölümünün ardından dini lider olan Ayetullah Ali Hamenei, hem Albright'ın açıklamalarını hem de Washington'la diyalog ihtimalini reddetti.
Carnegie Uluslararası Barış Vakfı'ndan İran uzmanı Kerim Sedcadpur'un aktardığına göre, Hatemi daha sonra özel görüşmelerde Ayetullah Hamenei'nin İran'ın ABD ile hiçbir zaman barış yapamayacağına inandığını söyledi.
Obama istisna oldu, Trump anlaşmayı bozdu
NYT'ye göre İran'la kapsamlı diplomatik anlaşmayı başarabilen tek Amerikan başkanı Barack Obama oldu.
2015 yılında imzalanan nükleer anlaşma, İran'ın nükleer programına 15 yıla kadar çeşitli sınırlamalar getirirken buna karşılık ekonomik yaptırımların hafifletilmesini öngörüyordu.
Obama yönetimindeki birçok yetkili, Hasan Ruhani hükümetiyle imzalanan bu anlaşmanın iki ülke arasında daha iyi ilişkilerin başlangıcı olabileceğini düşünüyordu.
Ancak bu beklenti gerçekleşmedi. Ayetullah Ali Hamenei anlaşmaya onay vermesine rağmen ilişkilerin daha ileri taşınmasına hiçbir ilgi göstermedi.
Anlaşmaya karşı çıkan çevreler ise bunun, Hatemi dönemindeki başarısız açılımın Hasan Ruhani yönetimiyle tekrarlanmasından ibaret olduğunu savundu.
İran'ın ABD'ye güvenilemeyeceği yönündeki kuşkuları ise kısa süre sonra doğrulandı.
Trump, 2018 yılında nükleer anlaşmadan çekildi ve anlaşma öncesindeki dönemden bile daha ağır ekonomik yaptırımlar uygulamaya başladı.
İran buna nükleer programını hızlandırarak karşılık verdi. NYT'ye göre bu süreç, ülkeyi Trump'ın şubat ayında başlattığı savaşla sonuçlanan şiddetli çatışma rotasına soktu.
İran, zamanı kendi lehine kullanıyor
Dennis Ross, o tarihten bu yana İran'ın Washington'u manevra alanı bakımından geride bırakmayı sürdürdüğünü, Trump'ın savaşı bir an önce bitirme konusundaki sabırsızlığının da bunu kolaylaştırdığını söyledi.
Ross, "İranlılar bizim aciliyet duygumuzu bir kaldıraç olarak görüyor. Biz her şeyi hızla sonuçlandırmaya çalışıyoruz. Onlar ise zamanın kendi lehlerine işlediği varsayımıyla hareket ediyor." değerlendirmesinde bulundu.